İşimiletişim

 

Ateşböcekleri

Hayat muhteşem bir senfoni. Her yaratılmış da bu senfoninin oluşumunda “olmazsa olmaz” bir görev üstlenen mütevazı birer nota.
Varoluşa bu bilinçle baktığınızda, her şey o kadar anlamlı ki! Başınıza gelen-gelmeyen her şeyin bu muhteşem ‘kozmik beste’ içerisinde, olasılıklara dayalı seçimlerimizin sonuçları olarak mutlak yerleri var. Bir işinizin olması ya da olmaması ‘sebebinin sonucu’ da mutlaka yaşamanız gereken bir yere götürür sizi. Orada, “sıradan” bir diyalogda gülen bir ses adını söylerken, doğurup size can veren ve şu sıralarda bir rahatsızlık sürecinde bu kez sizin onun canına can katma uğraşında olduğunuz anacığınızın adını işitir, “anacığımın adı da Zehra’dır” diye birisinin sözüne giriverirsiniz. Candan ve “ayaküstü” ama anlamlı bir sohbet bir ziyaret ile bir kitaba ulaştırır sizi. Sözler diğerlerini getirir ardından, aşağıdaki satırlar bir mektuba dönüşür:
Babacığının –bir, hatta bin ömürlük emek ürünü– kitaplarına “nitelikli” bir teşekkür yazmak istedim. Sevgili Bülent Ecevit’in Tagore şiirinden çok etkilendiğini de bilmekte olduğumdan başucu kitaplarımdan birisi olan şiir kitabının sayfaları arasında sörf yapmaya başladım. Anadolu ozanı Bülent Ecevit, Doğan Kitap tarafından basılan ‘Bir Şeyler Olacak Yarın’ adındaki bütün şiirlerinin derlendiği kitabının sunuşunda “Niçin Şiir” başlığı altında “Şiirdeki göreceli düşünce özgürlüğünün nedenini …” şöyle açıklıyor:
Ozan özellikle şiirinde şiir dışı amaç gütmeyen ozan şiiri bir iletişim aracı olarak kullanmak zorunda değildir. Anlatmak için yazmadığına göre, anlaşılmak zorunda da değildir. Anlatmaktan çok, anlamak için yazıyordur. Kimi ozanlar hiç ilgilenmezler anlatmakla. Salt anlamak için yazarlar. Bulunmuşu bilmek veya bildirmek için değil, bulmak için yazarlar.
Bulmak için aramazlar da üstelik. Bulunmuşu da arayışı da bırakırlar bir yana. Bulunmuşla kendilerini sınırlamayacak arayışla da kendilerini ve arananı zorlamayacak kadar özgürleştiklerinde rastlayabileceklerini bilirler ya da umarlar. Hindistan’a tersinden ulaşmak için bile açılmazlar bilinmeyen denize… Açılmak için açılırlar. Latin ozan Virgilius’un deyişiyle:
“Gerçek sizi ardından koşturur.
Tükenirsiniz bir noktada bırakırsınız
Ardından koşmayı. Ancak o zaman gerçek
Gülerek size teslim olur”.
Ozan da bulmak istediğinin ardından koşmanın geçersizliğini bilir. Kalıplaşmış düşünce kalaslarını söküp atar kafasından. Bilginin toz birikintilerinden arındırır algılama gücünü. Kafasının duyularının kapılarını camlarını açabildiğince açar ve bekler. Çünkü Hint ozan Tagor’un dediği gibi, göz gözü görmeyen gecede “belli değil”dir gerçeğin “nerden geleceği”…
Uyuduğumuz derin dünya uykusundan uyanabildiğimiz nispette fark edebiliyoruz henüz sormadığımız, bilincine varamadığımızdan soramadığımız soruların yanıtlarını aramaksızın bulabildiğimiz kadarıyla hakikati!.. Hayatımıza güzellikler de hakikaten sevinçli nötr anlarımızda geliyor biz onları talep etmediğimizde... Sizin gibi Berrak! Sevgili anacığımın adaşı sevgili Zehra…
En büyük göksel armağan olarak evvela varlık alanıma hediye “varlığınıza” teşekkür ediyorum gök kubbeye. Ardından da ışıklar içerisinde üçüncü katılımcı olarak dün tanığımız da olan iki eserin müellifi babacığınıza şükran duygularımla bana “oku”mam için takdim ettiğiniz “Tagore ve Ateşböcekleri ile Vedanta and Sufizm isimli kitaplara çok teşekkür ediyorum. Sizden ayrıldıktan hemen sonra, çikolatasının ambalajını parçalarcasına yırtan çocukların aceleciliğinde arsız bir sabırsızlıkla hemen yolda başladım ‘Ateşböcekleri’nin sayfalarını çevirmeye. Gece de evde devam edip bir solukta yarıladım bile…
Adı geçen ozanların bilgeliğinden etkilenip duygulandım. Eskilerin yaşanmışlıklarıyla nicedir bedenimden yaşarken kurtulmak isteyip çırpınan ruhumu fondaki müziğin ritmine bıraktım. Ravel’in Bolerosu’nun her mezurunda devreye giren yeni bir enstrumanın tınısıyla, bu dünya yaşamının neden-niçin sorgulamalarının izleğinde ardından koştuğum hakikatin huzurunda hissettim kendimi, yüksek benliğimle irtibatımın rehberliğinde… Sanki aramızda var olduğunu sandığım o kalın perdenin katman katman ince tüller halinde ayrışıp uçuşarak ortadan kalkmakta olduğunu sezinledim. Tam yüzleşeceğim sandığım anda da müziğin kreşendosuna eşlik eden bir fısıltı duyumsadım ruhumun derinliklerinde yankılanan: ‘Sormadığında bulacaksın, bileceksin; artık aramaktan vaz geçtiğinde ise ta kendisi olacaksın: “kendin”!’.

Bülent Ecevit, Bir Şeyler Olacak Yarın, Doğan Kitap, İstanbul, 2005, ss.16-17.