EKİM 2003 Sayı: 97

Dilimiz, ikinci vatanımız

“Benim yurdum, yıllarca kullandığım içime sindirip özümsediğim dilimdir; yani Türkçe’m

‘SENİN yurdun neresidir’ diye sorsalar, ‘Türkçe’mdir’ derim” diyordu 90 yaşına basan değerli düşün adamı ve yazar Vedat Günyol, tıpkı Fransız Albert Camus gibi.
Albert Camus ne demişti? “İnsanın iki yurdu vardır: Biri, üzerinde doğduğu topraklar; diğeri o topraklarda konuşulan dildir. Benim anadilim Fransızca’dır ve bir yazar olarak ilk görevim, onun hudutlarında nöbet tutmaktır”.
Büyük önder Atatürk de konuyu şöyle dile getirmişti: “Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Dilin ulusal ve varsıl olması, ulusal duyguların gelişmesinde başlıca etkendir. Türk milleti demek, Türk dili demektir. Türk dili, Türk milleti için kutsal hazinedir... Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir”.
Bütün Dünya Dergisi’nde (09/2001) yayınlanan ‘Dilin rengi beyaz’ isimli makalesinde Orhan Velidedeoğlu da ,“Zihin, akıl gücü demektir. Akıl gücü olmayanın, dili olamaz. Güçlü akıldır, dili ve kişiliği yaratan. Kişilikse önce dille kirlenir; çünkü dilin rengi beyaz” diyerek yüce Atatürk’e sığınıyor ve “Nedir bu tepkisizlik?.. Niye bu suskunluk?.. Bu gidişe kim dur diyecek?” şeklinde tepkisinin dile getiriyor.

Türkiye Bilişim Derneği’nin 32.yılında gerçekleştirilen ülkenin en kapsamlı bilişim etkinlikleri çerçevesinde düzenlenen panelde Türkçe’miz masaya yatırıldı. İstanbul Askeri Müze’de, Türk Dil Kurumu (TDK), Dil Derneği ve ‘bilişim’ sözcüğü dahil yaklaşık 2.500 teknolojik terimi Türkçe’mize kazandıran Türkiye Bilişim Derneği’nin kurucusu Aydın Köksal ile Telepati Aylık Telekom Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Merih Işın’ın konuşmacı olarak katıldığı açık oturumda; Türkçe’nin bir teknik dil ve bilim dili olduğu, yabancı saldırılar altında hızla yozlaşmakta olduğu, yabancı dilde eğitimin derhal sona ermesi, dünyadaki
diğer Türk devletleri ile ortak bir alfabe ve dile kavuşulması ve Türkçe’nin yaptırımlar ile korunması gerektiği ifade edildi. Konuşmacılar, verdikleri örneklerle; dillerin oluşumunu ve nasıl korunduğunu, diğer milletlerin kendi dillerini İngilizce yabancı terimlerden korumak amacıyla neler yaptıklarını anlattılar. Oturum Başkanı dergimiz Genel Yayın Yönetmeni Merih Işın ilginç bir hipotez ile başladı konuşmasına: “ABD; çok çeşitli dil, din ve ırkların bir araya gelmesiyle oluşmuş bir devletler topluluğudur ve resmi dili İngilizce’dir. Ancak filmlere de konu olduğu gibi; Amerikalılar, ana dilleri yine İngilizce olan İngilizlerle kolay kolay anlaşamazlar. Bunun temel nedeni; ABD’de yaşayan ve dünyanın çeşitli bölgelerinden göç edenlerin, kendi ana dillerinden İngiliz diline eklemeler yapması ve sonuçta dilin orijinalliğinin bozulmasıdır. Amerikanca denilen yeni bir dil oluşmuştur. İnternet sitelerinde yapılan yayınlarda da, İngilizce ve Amerikanca ve hatta Avustralya dili ayrı üç dil olarak kabul edilmektedir.
ABD, türünün ilk örneği değildir. ABD, yaşam sistemini tamamen Osmanlı’dan almıştır. ABD, sosyal yaşamından yasalarına, idare şeklinden dil uygulamalarına kadar, bire bir Osmanlı’nın kopyasıdır. Bir başkan tarafından idare edilmesi, eyalet sistemi, eyaletlerin başında birer vali bulunması, her eyaletin kendine özgü yasaları olması ancak hepsinin bir merkeze bağlı olan yapısı, toplanan vergilerin merkeze aktarılması, muhtaçlara yemek ve yatacak yer sağlanması, din özgürlüğü, kölelik sistemi, işgal edilen bölge halkının önce esir edilmesi peşinden Amerikanlaştırılması, diğer ülkelerin içişlerine karışma ve bugünkü ekonomik yaptırımlar ile o günkü vergi gelirini bu ülkelerden sağlama gibi Osmanlı’nın uyguladığı yöntemleri uygulamaktadır. Kolaylıkla anlaşılacağı üzere, Amerika’da kullanılan İngilizce’deki bozulma, Osmanlı zamanındaki Türk dilinin yozlaşmasının günümüze yansımasıdır. Türkçe’nin özü, Osmanlı zamanında çok uluslu yaşama geçildikten sonra bozulmuştur.
Nisan 2003 tarihinde ikincisi düzenlenen ve organizasyonu bir İngiliz kuruluş tarafından yapılan, ‘Caspian Telecoms 2003’ konferansının dünya ana medya sponsorluğu dergimiz Telepati tarafından yapılmıştır. Tüm dünyaya gelişmelerin İngilizce aktarıldığı etkinliğin ana dili de İngilizce olmuştur. Orta Asya ve Hazar Bölgesi Türk Devletleri’nin toplantısında, ana dilin İngilizce olmasının tek nedeni de; onların birbirini anlayabiliyor ama bizim onları anlayamıyor olmamız, dolayısıyla, Türkçe konuştuğu iddia edilen Türk devletlerinin ortak bir dilde anlaşamıyor olmalarıydı. Yani Amerikalı-İngiliz anlaşmazlığının özü olan dil yozlaşması, maalesef bozulmanın orijinali olarak karşımızdaydı. Biz, sadece Türkiye Cumhuriyeti’nde konuşulan bir Türkçe sürümünü kullanıyorduk, onlarsa öz Türkçe” diyen Merih Işın, dil bilimi ile ilgili ilginç örnekler vererek, sorular sordu ve yorumlar yaptı:
“La Linguistixue kitabının yazarı Abel Hovelacxue, ‘Diller kendi tabiiyetlerinin dışına çıkamazlar. Karma bir dil asla yaratamazlar. Dil bilgisinin bir bölümü Slav, bir bölümü Latin, bir bölümü Hint ya da Avrupa dilinden gelen bir dil düşünülemez. Karma diller yoktur ve olamaz’ demektedir.
‘Konsept, dizayn, dijital, global, trend, lansman’ gibi yabancı sözcükleri kullananlar, sözcüklerin Türkçe karşılıklarını mı bilmiyorlar? Yoksa bilinç altlarındaki bir eksikliklerini mi dışarıya böyle vuruyorlar? Türkçe sözcükleri inatla kullanmamaya çalışan bu hasta zihniyetin, devletin üst kademesine ve aydınlara Türkçe’yi yasaklayan Osmanlı din alimlerinden hiç bir farkı yoktur ve derhal tedavi edilmelidir.
Oxford Üniversitesi Profesörü ve Münih Kraliyet Akademisi Üyesi Max Müller, 1854 yılında yayımladığı kitabında (Suggestion for the Assistance of Officers in Learning the Languages of the Seat of War in the EAST), Türkçe’nin güzelliğine ve ilmiliğine ve bu dili yaratan insan zekasına olan sonsuz hayranlığını şöyle dile getirmektedir: ‘Yabancı unsurlardan arındığı takdirde Türkçe kadar kolay, Türkçe kadar rahat anlaşılan ve diyebilirim ki, zevk verici pek az dil vardır’.
Kısaca, yabancı terim ve sözcükler dilleri zenginleştirmez, sadece bozar, yozlaştırır. Bir ülke, ya askeri saldırılarla kısa sürede ya da dil birliği bozularak uzun zamanda ele geçirilir. Bunu, çok hürmet ve gıpta ettiğimiz yabancı dil bilimi uzmanları söylüyor”.
“Matbaa ülkemize sanıldığı gibi 1730’lardan sonra değil, İstanbul’un fethinden 40 yıl kadar sonra, bir din adamının verdiği fetva ile 1493 yılında gelmiştir. Ancak, ülkedeki Yahudiler II.Beyazıt’tan aldıkları izinle matbaayı, sadece kendi cemaatleri içinde kullanabiliyorlardı. Ermeni ve Rum’lar da aynı kullanım koşullarıyla 1567’de kendi matbaalarını kurmuşlardır.
Türklerin Türkçe ve Arapça yayına başlamaları ise, 1727’de İbrahim Müteferrika’nın ancak din konusu dışında yayın yapacağı sözü ile gerçekleşmiştir. ‘Müteferrika’, tercüman demektir. İbrahim Müteferrika da aslında Türk olmayıp, 1692 yılında papaz olmak üzere ülkesinden ayrılan, ancak yolda Osmanlı tarafından esir alınarak Türkleştirilen bir Macar köylüsüdür.
Matbaanın, bir şekilde Türkler tarafından kullanılması din adamları tarafından 250 yıl geciktirilmiştir ki bu, batıya göre birçok konuda geri kalmış olmamızın altında yatan en somut gerçektir. Bugün, İnternet üzerinde benzeri yaptırımlar görülmektedir. Tarihimizden gerekli derslerin çıkarılması çok mu zordur?” diyen Işın şöyle devam etti: “Türkçe’nin korunması ile ilgili bilinen ilk kanun, 726 yıl önce Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından hazırlatılan bir fetva ile ilan edilmiş ve uygulamaya konmuştur. Her yıl Karaman ilçemizde düzenlenen şenliklerle bu gün kutlanmaktadır. T.C. Hükümeti bu konuda ne yapmaktadır?
Vatanın istilasına kim dur diyecektir?
Benim düşünceme göre; önce Türkçe’mizde karşılığı olan, batılı dillerden başlayarak, dilimize yerleşen o 15.000 sözcüğün tümü çok kısa sürede sözlüğümüzden atılmalı, sonra da günlük konuşmalarımızda yaygın olarak kullanmakta olduğumuz, ancak sözlüğümüzde yer almayan binlerce Türkçe sözcük, derhal olması gereken yere konulmalıdır. Yöresel sözcükler ve Türk Devletleri ile kurulacak sıcak temas sonrası hatırlayacağımız sözcüklerle de süslenen, yeni Türkçe sözlüğümüze bir an önce kavuşmalıyız”.
Merih Işın sözlerini, ilginç bulduğu bir noktaya temas ederek tamamladı:
“Bugün TDK’nin son geçerli Türkçe sözlüğü İnternet üzerinden de yayınlamakta olup, içinde 41 dilden alınmış yaklaşık 15 bini yabancı 40 bin sözcük bulunmaktadır. Ancak yaygın ve günlük kullanımımızda olan binlerce sözcük mevcut değildir. TDK, İnternet
sitesinden, özellikle yabancı kaynaklı olup, günlük konuşma dilimizde de yaygın olarak kullanılan ve Türkçeleşmesi istenen sözcükler için bir öneri ve inceleme bölümü açtığını duyurmaktadır. TDK’nin Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1932’deki kuruluş amacı; Türkçe’mizi yabancı sözcük istilasından korumak ve dilimizin öz güzelliğini ve zenginliğini ortaya çıkartmaktır. Ancak sözlüğümüzde özellikle yeni kabul edilmiş ve Türkçe’de karşılığı olan yüzlerce yabancı sözcükle karşılaşmaktayız. ‘Chatleşmek, laptop, konsept, lansman, leasing, insert, busyness class’ vb. yüzlerce yeni kelimeyi, okumaya yeni başlayan çocuklarımıza nasıl anlatacağız? İlköğretim 1.sınıf öğrencisinin okuma fişine, ‘Baba bana laptop al’ mı yazacağız? ‘Laptop’un neden böyle yazılıp da, ‘leptap’ okunduğunu hangi dil kuralımıza dayanarak anlatacağız?
Yine aynı sözlükte bunca yabancı sözcük yer alırken, dikkatimi başka bir şey çekti. Karşılıkları yanlış, eksik ve bir standarda dayanmayan, ‘bilgisayarcı, bilişimci, kamyoncu, taksici’ gibi sözcükler yer alırken; ‘otobüsçü, enerjici’ gibi benzerleri yoktu. Sözlükte, ‘doğal kaynaklar, yeraltı kaynakları veya insan kaynakları’ gibi sözcükler de yer almıyordu. Sözlüğümüzde daha neler yoktu neler. Eğer amaç; sözlüğümüzdeki sözcük sayısını artırmaksa, önce
kullanılan ve Türkçe olan sözcükleri ekleyelim. Dilimizde zaten karşılığı olan yabancı kelimeler dilimize birşey katmaz, dilimizin bozulmasının hız kazanmasından başka bir işe de yaramaz. TDK’nin kuruluş amacına da tamamen aykırıdır”. Oturumun en ilginç konuğu ‘bilişim’ dahil, yaklaşık 2500 teknolojik terimi Türkçe’mize kazandıran Aydın Köksal idi. Düzenlenmekte olan haftanın ismini 1971’lerde ilk kez telaffuz eden Köksal, çalışmalarına 30 yılda 2500 sözcük daha katacaktı. Aydın Köksal sözlerine şöyle başladı:
“Teknik ve bilim birbiriyle etkileşim içerisindedir. Bilimsel ve teknik dil olarak Türkçe dediğimiz zaman zaten Türkçe’nin bir bilim ve teknik dili olduğunu varsayıyoruz. Ama toplumda, ‘Türkçe bilim ve teknik dili olabilir mi?’ gibi bir soru var. Dolayısıyla bunu sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum. Türkçe’yi nasıl tanımlarsak tanımlayalım, dünyanın en önde koşan yerleşmiş teknik ve bilim dillerinden bir tanesidir. O halde sorun nerede? Sorun, öğretim dili olarak dilimizin kenara itilmesi ve yabancı dille eğitimin Türkiye’de yaygınlaşması ile ortaya çıkan yapay bir sorun. Türkiye olarak 20 yıl daha İngilizce eğitim yapmak konusunda diretirsek, yani bir kuşak daha yabancı dille yetişirse Türkçe’nin ulusal dil olmaktan çıkacağını düşünüyorum. Önümüzde bir 20 yıl var. Son yirmi yılda Türkçe çok zarar gördü. Türkçe yok olmadı ve yeteneğini de yitirmedi. Ama buna karşılık, Türkçe ulusal dil olma yeteneğini kaybetmeye yüz tutmuştur”.
“Bilim dili, dünyada yapılan araştırma ve geliştirme çalışmalarının, yeni buluşların ilk kez dile getirildiği, dünyaya açıklandığı ve kayda geçtiği dil olarak tanımlanabilir” diyen Aydın Köksal, Türkçe’nin bir bilim ve teknik dili olduğunu şu açıklamalarıyla ispat etti: “Bütün buluşlar bir dilin tekelinde değildir. Her bir ulus buluş yapmıştır. Zamanımızdan 9500 yıl önce Hititler zamanında Anadolu’da Çatalhöyük’te ilk tarım toplumu vardı. Dağlarda, ormanlarda ne bulursa yiyen toplayıcı insanlar yerine, yerleşip tohum biriktirip, onu ekip, bir yıl bekleyip, o birikimi kullanarak ve depolayarak, yerleşik oturarak ve keçi, koyun, at gibi hayvanları evcilleştirerek yaşayan bir toplum. Tekeri icat ederek bu ürünleri taşıma gibi örnekler de bu sayede ortaya çıkmıştır. Tekerleğin icadı, aşağı yukarı Van Gölü civarındadır. Gene aynı yıllara denk geliyor. Tarım devrimi 9500 yıl önceye dayanıyor ve Hitit damgası taşıyor. Bütün dünya üzerinde bulunan, ilk tarımla ilgili teknik terimlerin hepsi Hititçe’den geliyor. Hititçe Avrupa dillerinin de üyesi olduğu Hint-Avrupa dilleri topluluğundandır. Hititçe de tek dil değil. Luvice konuşuluyor Çukurova taraflarında. Lidyaca var. Likyaca var. 20’ye yakın ağız ve dil var. Hepsi akraba birbirleriyle, aynı dil ailesinden ve Eski Anadolu’ca diye adlandırılıyor dil bilimde. Tarım toplumu düşünce tarzı, evlenmeler dolayısıyla
kurulan yeni yerleşim birimleriyle genişliyor. Kurulan yeni çiftliklerle, dünyada kilometre karede yarım kişi yaşadığı düşünülürken o çağda, bu rakam 50 ile çarpılıyor. Ekip biçme gibi bir teknolojik devrim olunca, bir kilometre kare alan 50 ya da daha fazla insanı besleyebilir hale geliyor. Bu şekilde 3500 yılda tarım devrimi; batıda Balkanlar’ı geçerek, İskandinavya’ya kadar, öbür kolda ise Karadeniz’in kuzeyinden, doğuya Orta Asya’ya kadar yayılıyor. Hititçe’yle beraber yayılıyor. Hint-Avrupa dillerinin kökeninin, birinci dilinin Hititçe olduğu günümüzde ispatlanmış durumda. Bu çok yeni bir teoridir. En büyük ispatı ise, bitki bilimden yapılan gözlemlerdi. 1956’da ilk kez kazılan Çatalhöyük çalışması, İngiliz Kraliyet Arkeoloji Derneği’nin katkılarıyla başlamıştır. Baltık Denizi’nin alt köşesiyle, Karadeniz’in Odessa Körfezi arasında bir çizgi çizerseniz onun güneyinde, Meşe ve gürgen türü ağaçların kalıntılarına rastlanmıyor. Oysa Hititçe bu tür ağaçların ve bazı bitki adlarının varlığıyla ön plana çıkmış gözüküyor. Hint-Avrupa dillerinde en yaygın terminoloji bu tür bitkilerin adlarında. Fakat dünyanın en büyük yerli bitki grubu olarak Meşe Denizi dediğimiz Anadolu’da meşe bitki grubu olduğu bilgisi, Anadolu’yu incelemedikleri için, Türkiye’ye fazla önem verilmediği için, bizde de bilimsel düşünce fazla gelişmediği için kodlanmamış batı dünyasında ve yoktur denmiş. Halbuki Anadolu meşe denizidir. Şu anda bunu bilmeyen yok. Karbon 14 yöntemiyle arkeolojik buluşlar tarihlendirilebiliyor. Bu ölçümlerde tarım toplumunun Konya yöresinden batıya doğru ilerlemesi gibi, yüzyıl yüzyıl ilerleyişinin tarihleri de buluntularla tam örtüşüyor. Bugün Hint-Avrupa dillerinin Anadolu’dan yayıldığı savına hemen hemen ispatlanmış gözüyle bakılıyor. Eğer Hitit’lerle akrabalığımız varsa, Hint-Avrupa dillerinin kökenini oluşturan bir toplumla bağımız var demektir ki, bu etkileyici birşey. Dil ve kültür böyle bir olay. Bilimsel düşünce denen olay da budur.
İcat yapılması başkadır. Ama icat hemen, bütün dünyanın malı olur. Bundan 9500 sene önce buluşlar çok daha yavaş ilerliyordu ancak günümüzde bu, çok daha kısa bir sürede yayılıyor. Hatta İnternet sayesinde çok daha hızlı hale geldi.
Bilimin ve teknolojinin yüce, erişilmez birşey olduğunu ben bir mühendis olarak reddederim. Tam tersine bilim ve teknoloji bir düşüncedir. Kim ilkin söylemiş olursa olsun, o düşünceyi tekrar etmek bilimsel faaliyettir. Bir öğrenci okula başladığında bilimsel çalışmaya başlar. Bir asistan ilk dersini aldığında notunu tutarsa adeta ilk kitabını yazmaya başlamıştır. Gittikçe de kendinden birşeyler ekler. ‘Yanlış yapmamam gerek’ diye belirsiz bir fikir olsa kafasında yeter. O fikir, onu taşır sonradan. Böyle olunca bilim dili aynı zamanda öğretim dilidir. Türkçe, Cumhuriyet’ten sonra ulusal dil, öğretim dili dolayısıyla da bilim dili oldu. Osmanlıca döneminde dilimiz bilim dili değildi. Çünkü Osmanlıca ile değil, Arapça ve Fransızca ile yapılıyordu bilim çalışmaları.
İngilizce bilim dilidir demek çok yanlış. Böyle birşey yok. Macarca da, Norveççe de ya da Almanca ve Fransızca da bilim dilidir. 40 tane bilim dili vardır. Türkçe de bunların içindedir. ‘Biz adam olmayız’ mantığıyla Türkler kendi dillerini bilim dili saymasalar bile öyledir. Macarlar, Danimarkalılar, Finliler ve bir buçuk milyon nüfusa sahip Estonyalıların hepsi kendi dillerinin bilim dili olduğunun bilincinde ve öyle iddia ediyorlar. Bir buçuk milyonluk bir dil bilim dili ise, 250 milyonluk Türkçe de bilim dilidir. Bu konuda mütevazı olmak ya da kendimizi alçak görmek olmaz. Türkçe bir bilim dilidir. Yalnız son yirmi yılda artık öğretim dili olmaktan çıkmaya yüz tutmuştur”.
Köksal, ulusal dilde eğitimin ne kadar önemli olduğunu Fransızca’nın oluşumunu anlatarak açıkladı: “Normanlar, milattan 400 yıl kadar sonra Keltler, Galce konuşurlardı. Bu dili konuşan millet Romalıların istilasına uğradı. Romalılar Fransa’ya gelip savaşarak o bölgeye hakim oldular. Galloromen uygarlık başladı o dönemden sonra. Galce bambaşka bir dil, Roma dili Latince. Romalılar çok ileri medeniyet seviyesine sahip. Oysa Galler değil. Dolayısıyla Romalılar, Marsilya, Bordo gibi yerlerde on tane kadar Roma okulu açıyorlar ve Galler eşrafından durumu iyi olan bütün aileler bu okullara göndermek istiyorlar çocuklarını. Bu okullarda Latince eğitim yapılıyor. Aradan 600 yıl geçtiğinde, fark ediliyor ki Galce’den birkaç yüz kelime kalmış, bütünüyle İtalyanca’ya dönüşmüş dilleri. Okullarda öğretilen dil küçük bir azınlığa hitap etmekle beraber öğretim dili olduğu için, zaten din kitapları da Latince olduğundan, din bir taraftan öğretim dili bir taraftan, Galce’den geriye sadece tarımla ilgili çok temel kelimeler kalıyor. Bir de çoğul eki olan ‘s’ eki. Geri kalan unutulmuş vaziyette. Eğitim yüzünden dil gidiyor. Arkasından bölgeyi binli yıllarda Frenkler istila ediyor. Bunlar ‘r’ sesini söyleyemiyorlar. Fakat Frenkler İtalyanlara göre daha geri kültürde ve eğitimde. Bu kez Frenkler okul kurmuyor, Romalıların okuluna gönderiyorlar çocuklarını. Bugünkü Fransızca’da sadece yüz kelime vardır Galce’den gelen. Kültürü ve tarihi ne düzeyde olursa olsun fark etmiyor, bugün Hititçe yok örneğin. Bugün dünyada yaklaşık 6 bin dil var. Bunların belki 4 bininin yok olacağı besbelli. Mesela bugün Kafkaslardaki Ubıh dilini son konuşan adam on yıl önce öldüğü için artık yok. Türkçe, Ubıhça gibi yok olacak bir dil değildir”.
Meksika’da tropik hastalıklar üzerine yapılan araştırmalar ve Meksikalıların dilinin İspanyolca olması dolayısıyla bu konudaki kitaplar ve makalelerin İspanyolca yazılmasının, sadece bu nedenle İspanyolca’yı bir bilim dili haline getirdiğini vurgulayan Aydın Köksal; “Bir biyolog olarak hangi ülkeden olursanız olun, İspanyolca bilmeniz gerekir, çünkü bu konuda bulacağınız kaynakların yüzde 90’ı İspanyolca’dır. Sadece Meksika’daki araştırma merkezi ve yayınlanan makaleler nedeniyle İspanyolca bir bilim dilidir” dedi.
Köksal kendi ürettiği terimlerden bahsederek, Türkçe’nin terim üretmeye çok yatkın bir dil olduğunun altını çizdi: “Bilişim terimleri önerdim. Önerdiğim sözcük sayısı 2 binin üzerindedir. Bunlar arasında yazılım 1966 tarihini taşır, bilgiişlem 66 tarihini; 69’da bilgisayar sözcüğünü önerdim. O günden beri bilgisayar sözcüğü kullanılıyor. O dönemde bu kelime çok tartışıldı. Televizyon, radyo ve benzeri kelimeler aynen geçerken neden ‘komputer’ değil de ‘bilgisayar’ diye çok sorgulandım. Hatta kelimeyi önerdikten 15 sene sonra bile yanıldığım konusunda beyanda bulunmamı istediler. Ben de, ‘15 sene kısa bir süre. İnsanların yarısı bunu benimsedi, geri kalan kısmı beğenmiyor diye vazgeçemeyiz. Bilgisayarı bir 15 sene daha tanıtmaya ve kullanmaya çalışırım’ dedim. 15 sene uzun bir süre ama toplumsal yaşam yüz yıllarla ölçülür. Yüz yıl önce önerilen az bilinen ve az kullanılan bir sözcük birden bire yayılabilir. Bir bilgisayar sözcüğü şimdi tutmayabilir, 30 yıl sonra benimsenir. O kadar uzun bir süre geçmesine gerek kalmadı. Sonunda kişisel bilgisayarların icat edilmesiyle bu teknoloji evlere girince iş değişti. Ev kullanıcısı daha az İngilizce biliyordu ve Türkçe kelime onlara daha kolay geldi. Bilgisayar kelimesi yerleşti.
Türk devletleri bir araya gelerek Türkçe konferansı yaptık. İnanır mısınız, Türk devletlerini Türk alfabesinin kabulü konusunda ikna etmek, kendi profesörlerimizi ikna etmekten çok daha kolay oldu.
Türkçe yok olmuyor. Biraz moda, biraz medya sayesinde değişim yaşanıyor. Ne yazık ki Türkiye üzerinde gericilik dalgaları biraz fazla esiyor. Yabancı dille eğitim sürecek olursa, Fransızca’nın başına gelen dilimizin başına da gelecek”.
Eğitim ve öğretim dilinin Türkçe olmasının ve bilim adamları ve teknik adamlarımızın eserlerini Türkçe yayınlamasının son derece önemli olduğunu; geçmişten Türk mucitlerine ve eserlerine örnekler vererek açıklayan Aydın Köksal; “Cebrin mucidi olan Türk bilim adamı Al Harizmi, Arap bilim adamı olarak geçer. Çünkü kitabını Arapça yazmıştır. Mevlana Celalettin Rumi, Türk olduğunu açıkça yazmıştır. Fakat Mevlana Unesco tarafından İran kültürünün parçası sayılır. Bütün dünya onu İranlı sayar, çünkü kitaplarını İran dilinde yazmıştır. Okullarımızda araştırma yapan öğretim üyelerinin bir tanesi bile kendi dilimizde araştırmalar yazmazsa Türk olarak geçmeyecekler. Eğer kendi dilimizde eğitim yapmazsak dilimiz bozulacaktır. Ulusal dilimiz, anayasamızda Türkçe olarak yazıyor. Cumhuriyetin ilanından birkaç ay sonra 14 Mart 1924 günü, yasalaşan ‘Tevhid-i Tedrisat’ kanunu vardır, eğitimin birleştirilmesi kanunu. Galatasaray Lisesi, Robert Kolej gibi 5-6 okul dışında bütün misyoner okullar kapatılmıştır. O dönemde yüzlerce Fransızca, İngilizce eğitim yapan okul varmış. Ulusal dil ve eğitim dili, Atatürk’le birlikte tekrar Türkçe olmuştur. Nazi Almanya’sından kaçan Alman profesörler, burada Türkçe öğrenip ders verdiler. Türkiye, büyük bir bilim ülkesidir. Dünya çapında bilginleri vardır. Türkçe bir bilim ve teknik dilidir. Dünya üzerindeki en gelişkin dillerden biridir” dedi.
“Bilim dili olarak Türkçe’nin daha da geliştirilmesi, zenginleştirilmesi ve öğretimde birliğin sağlanması için bilim ve sanat alanlarında Türkçe terimlerin kullanılması, öğretim kurumlarında ve bilimsel çalışmalarda ortak terimlerin işletilmesi bir gerekliliktir. Atatürk’ün bilim terimleriyle ilgili bir sözü var; ‘Öyle istiyorum ki, Türk dili bütün yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği, güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar’ der. Bu sadece sözde kalmamıştır. Atatürk her dalda bilim terimleriyle Türkçe’nin kullanılması düşüncesini, geometrik terimleri bizzat kendisi Türkçeleştirerek eyleme dönüştürmüştür. Örneğin, müsellet kelimesini üçgen olarak çevirmiştir. Çünkü, Türkçe’nin bilim dili olması için terimlerinin de Türkçe olması gerekmektedir” diyen Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın ise; Türkçe’nin eklemeli yapısından ve sözcük türetebilmedeki zengin seçeneklerinden söz etti: “Türkçe eklemeli bir dildir. Köklere ekler getirilerek ya da sözleri birleştirerek dilimizde yeni sözler türetilir. Ad ya da eylem köklerine, gövdelerine getirilen yapım ekleriyle türetme yapılır. Türkçe’nin bir başka özelliği; birkaç söz dışında türetme sırasında kökte asla değişme yaşanmamasıdır. Bir kelimeye
baktığınızda, onun eklerini ve köklerini açıkça görebilirsiniz. Bu özellikler Türkçe’nin gelişmeye en uygun dil olduğunu, yeni sözler ve terimler türetmeye elverişli olduğunu göstermektedir. Çünkü Türkçe’deki yapım ekleri içerisinde kelime türetmeye uygun 170 ek olduğu belirlenmiştir. Türkçe’deki toplam ek sayısı 300’e yakındır. Ama bu eklerden 170’i doğrudan terim ve kelime türetmeye uygun eklerdir. 170 ekimiz var ama ses uyumuna ve geldiği kökün son ünlüsüne ya da ünsüzüne göre ekler değişik biçimlerde kullanılabilir. Çünkü Türkçe’de ses uyumları vardır. Bu özelliği göz önüne aldığımızda, 170 ekin bir bölümünün iki çeşidi vardır. Bazılarının dört, bazılarının ise sekiz biçimi vardır. Bu çeşitliliğin ortalamasını aldığımızda 170 üzeri 5 gibi bir sayıyla sadece terim yapan bu eklerin sayısını artırabiliriz.
Türkçe’deki söz köklerinin ve gövdelerin sayısını on binlerle ifade edebiliriz. Çünkü Türkçe’de bugün söz varlığı 100 bine yaklaşmıştır. Şu halde bu verilerle matematiksel olarak sayısı milyonları bulan yeni söz ve terim elde edilebilir. Türkçe’deki bilim ve sanat terimlerini bu yolla birkaç kat artırmak mümkün. Yaptığımız terimin anlamı karşılaması ve yerine geldiği kelimeyi çağrıştırması, anlaşılır olması, kolay söylenmesi, kulağa hoş gelmesi gerekiyor. Öte yandan hangi terime karşılık bulunuyorsa, ses ve hece bakımından o kelimeden az ya da o kelimeyle eşit olması gerekiyor. Bir heceli kelimeye karşılık olarak beş heceli bir terim buluyorsanız, bunun yaygınlaşması mümkün değildir.
Bilim, sanat ve spor konusunda bu yolla ülkemizde çok ciddi çalışmalar yapılmıştır. Konuya duyarlı bilginlerin özverili çabalarıyla hemen hemen her bilim dalında terimler türetilmiş ve terim sözlükleri hazırlanmıştır. Bireysel çalışmaların yanı sıra ortak ve kurumsal terim çalışmaları da yapılmıştır. Bilişim terimleri konusunda Türkiye Bilişim Derneği’nin ve Türkiye Bilişim Vakfı’nın çok değerli çalışmaları bulunmaktadır. Hepsi de büyük emek, yoğun düşünce ve yaratıcılık ürünü olan bu çalışmalar, Türkçe’nin ve Türk bilim tarihinin önünde yeni ufuklar açmış, bizleri yüreklendirmiştir”.
Türk Dil Kurumu’nun çalışmaları hakkında bilgi veren Akalın; “Atatürk’ün yazmış olduğu Geometri kitabı, 1937 yılında Kültür Bakanlığı Yayınları’ndan çıkmıştır. Bu kitap 1971 yılından bu yana Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanmaktadır. 1982 yılında Sayın Köksal’ın 1981 yılında basılan, Bilişim Terimleri Sözlüğü’nü Türk Dil Kurumu yayınladı. Bu sözlük içinde yer alan 2500’e yakın bilişim terimini şu anda yaygın şekilde kullanıyoruz. Bunlar dışında çeşitli terim sözlükleri yayınlandı” dedi ve yayınlanan bazı kaynakları sıraladı.
TDK’nin ağ üzerindeki çalışmalarından ve oluşturulan terim çalışma gruplarından söz eden Akalın; “Bilgisayar Terimleri Karşılıkları Kılavuzu’nu 2001 yılında Türk Dil Kurumu’nun ağ ortamında yayınladık ve tartışmaya açtık. Olumlu ve olumsuz eleştiriler aldık. Bu sayfa hala kullanımda. Mühendislik terimleri konusunda önemli bir çalışmamız var. Mühendislik Dekanları Konseyi diye bir konsey var. Teknik Terimler Kurulu’nun çalışma grupları ise bilgisayar, elektrik-elektronik, makina, kimya, inşaat, biyoloji, yer bilimleri ve endüstri mühendisliği şeklinde sıralanıyor. Bu grupların başkanları belirlendi, ancak 2003 yılında proje desteklenmediği için çalışma gruplarının ekiplerini oluşturamadık. Çalışma grubunun ilkeleri ve kuralları da belirlendi. Öncelikli proje olarak terim kılavuzları hazırlamaya karar verdik. Bu kılavuz yayınlandıktan sonra, terim çevirileri hakkında gelen eleştirilere göre, yeniden değerlendirme yaparak ve kesin kelimeler ortaya koyarak bir sözlük hazırlamaya ve yayınlamaya karar verdik. Aldığımız bir başka karar ise, her çalışma grubunda, terimlerin doğru şekilde Türkçeleştirildiği gözlensin diye, Teknik Terimler Kurulu tarafından belirlenecek bir Türk dili uzmanı bulunması yönünde idi. Çalışma gruplarının birkaç öğretim üyesi ile sınırlı kalmaması ve farklı üniversitelerden gelen üyelerin yer aldığı geniş gruplar olmasına; bu yönde Türk dili uzmanı hariç en az üç değişik üniversiteden proje yöneticisi dahil en az beş kişilik gruplar oluşturulmasına karar verdik. Çalışma grupları Türkçe karşılığı olmayan terimleri çevireceklerdir. Türkçe karşılığı olan ya da yabancı dildeki şekliyle yerleşmiş olan kelimelerin yerine yeni bir terim önerilmesine çalışma grupları karar verecekler. Ortak terimlerin kullanıldığı bilim dallarında terim birliği sağlanacaktır.
Malzeme bilimi mühendisliği terimleri programından kısaca söz etmek istiyorum. Bu proje için tasarlanan ve ağ ortamında çalışan bir program var. Biz bunun bütün mühendislik bilim dalları için terim çalışmalarında kullanılmasını kararlaştırdık. Bu programın satın alma işlemi şu anda sürüyor. Bunu aldıktan sonra bütün mühendislik bilim dallarında terim çalışmaları ağ üzerinden gerçekleşecek. Belki buna program demek çok doğru değil. Bu ağ üzerinden çalışan, iletişim sağlanan ve sayfası olan bir sistem. Şu anda ağ ortamında kullanımda. Düşüncemiz bu sistemi sadece mühendislik terimleri alanında değil, farklı bir veri tabanı oluşturup, bütün bilim dallarındaki terimler için kullanmak” dedi.
Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın sözlerine şöyle devam etti:
“Bu sene Türkiye’de İnternet’in onuncu yılı. Onuncu yıl etkinliklerini biz ilk defa 7 Nisan 2003 günü, kurumumuzda düzenlediğimiz bir açık oturumla başlattık. Bu oturuma konuşmacı olarak, Aydın Köksal, Ümit Karakaş, ben, Türk Standartları Enstitüsü’nden Mustafa Kemal Akgül, Hürriyet Gazetesi’nden Yurtsan Atakan ve Tüm İnternet Derneğinden Nevzat Basım katıldı. Biz Türk Dil Kurumu olarak, e-Türkçe konusunu ele aldık. E-Türkçe, Türk dilinin temel başvuru kaynaklarının elektronik ortama taşınması ve Türkçe’yle ilgili zengin bir sanal kitaplık oluşturulması anlamına gelmekte. Çünkü Türkçe, Nevzat Basım’ın o toplantıda söylediğine göre, İnternet’teki içeriğin tüm dünya dilleri arasında ne yazık ki binde 4’ü oluşturuyor. Biz, hem Türkçe’nin temel başvuru kaynaklarını hem de Türkçe’nin telif sorunu olmayan bütün edebi eserlerini İnternet’e aktaralım dedik. Böylece Türkçe içeriği de zenginleştirmiş olacağız. Sözlükleri, imla kılavuzunu, dilbilgisi kaynaklarını ve e-kitap dediğimiz Türkçe’nin abidevi eserlerini ağ ortamına aktaracağız. Orhun Yazıtları’ndan başlayarak bu eserlerin, hem özgün biçimleriyle hem günümüz Türkçe’siyle hem de sesli olarak ağ ortamında olmasını amaçlıyoruz. E-Türkçe’deki amacımız, Türkçe’yi temel başvuru kaynaklarıyla ve anıt eserleriyle elektronik ortama taşımak, enformasyon ve komünikasyon teknolojilerinden (EKT) yararlanarak Türkçe’nin doğru ve güzel kullanımını yaygınlaştırmak. İnternet Haftası’nda yaptığımız bu toplantının sonunda, Mustafa Akgül her yıl İnternet Haftası’nda Türkçe ile ilgili bir etkinlik düzenlemeyi ve geçen bir yıl içinde Türkçe konusunda oluşan gelişmeleri değerlendirmeyi önerdi. Bu doğrultuda Türkçe’nin sorunları ve çözümleri ele alınacak. Bu öneri kabul edildi. Her yıl İnternet ve Türkçe konusunda bir oturum düzenleyeceğiz. Bunlar hem Türk Dil Kurumu’nun hem Türkiye Bilişim Derneği ve Telepati Dergisi gibi diğer gönüllü kuruluşların yaptığı çalışmalar hem de bireysel çalışmalar. Bütün bu olumlu gelişmelere karşın, EKT Türkçe’sinde gözlemlediğimiz olumsuz gelişmeler de var. EKT alanında yabancı kökenli terimler yaygınlaşma eğilimi gösteriyor ve hatta yaygınlaştı. Bununla ilgili bilgisayar dergilerinden örnekler vermek mümkün. Dergilerde, İngilizce ve Türkçe iç içe geçmiş durumda. Ne yazık ki bir süre sonra güzel Türkçe konuşabilmek için, iyi derecede İngilizce bilmek gerekiyor olacak. Yabancı kökenli kelimelerin yaygınlaşması yüzünden söz varlığımızın görüntüsü bozuluyor. Bu öncelikli olumsuzluk. Türk yazı geleneği de buna bağlı olarak bozuluyor. Yeni bir adet var. Yabancı kelimeleri üstten kesme işaretiyle ayırıp onlara Türkçe ekler koymak. Bunları okuyabilmek için İngilizce bilmek öncelikli şart. Söyleyiş farklılıkları da kulak tırmalıyor. Bu tip olumsuzluklar var. Sorun sadece bizde yaşanmıyor. Fransız Hükümeti 1974 yılında 34 bilişim terimini resmi gazetelerinde yayınlatarak, yabancı dillere karşı kendi dilini savunmak gereğini duymuştur. Rusya Devlet Başkanı Putin, yaklaşık bin kadar İngilizce terimin Rusça’da kullanımını yasakladığını ilan etmiştir. Çok yakın zamanda Fransız Hükümeti ‘e-mail’ sözcüğünü yasakladı. Bilim dili olarak Türkçe’nin zenginleştirilmesi ve geliştirilmesi, öğretimde birliğin sağlanması için bilim ve sanat dallarında Türkçe terimlerin kullanılması, öğretim kurumlarında ve bilimsel çalışmalarda ortak terimlerin işletilmesi bir gerekliliktir. Bunun yapılması için de, yabancı dille öğretimden vazgeçmemiz gerekiyor. Terimler bilim dallarının özel sözleridir. Terimi karşıladığı kavramın özel adı olarak kabul etmemiz gerekiyor. İlke olarak Türkçe terimlerin kullanılması benimsenmeli. Bilim dallarında ortak terimler kullanılmalı. Türkçe’de yerleşmiş ve yaygınlaşmış yabancı kökenli terimler Türkçeleşmiş sayılmalı. Örneğin, atom sözüne artık bir karşılık bulmamıza gerek yok. Bulsak bile biraz zor yaygılaşır. Ülkemizdeki bütün üniversiteler, bilim kurulları, gönüllü kuruluşlar ve Türk Dil Kurumu, terimler konusunda ortak çalışmalar yürütmelidir. Terimler konusunda çalışmalar yürütmek, bu çalışmaları resmi ve özel kuruluşlarla paylaşmak görevi, yasa ile Türk Dil Kurumu’na verilmiştir. Türk Dil Kurumu’na her türlü işbirliği yapmak görevi de verilmiştir. Ortak çalışmalarla türetilecek terimler bütün öğretim kurumlarında, bilim kuruluşlarında, bilimsel ve popüler yayınlarda, kitle iletişim araçlarında kullanılmalıdır. Terimlerin yaygınlaşması için Milli Eğitim Bakanlığı, YÖK, TÜBİTAK, TRT, Türk Dil Kurumu, meslek odaları ve meslek kuruluşları, kitle iletişim araçları işbirliği içerisinde olmalıdır. Yazılım ve donanım şirketleri ürünlerinde ortak çalışmayla türetilen bu terimleri kullanmalıdır. Bu konuda kuruluşlar, bakanlık ve ilgili kurumlarla işbirliği içinde çalışmalıdır. Tüm bu çalışmalar EKT kullanılarak yaygınlaştırılmalıdır. Türkçe ile ilgili bütün konularda olduğu gibi, Türkçe’nin teknik bir dil olarak daha da geliştirilmesi için kurum olarak, bütün kurum ve kişilerle işbirliğine hazırız. Türkçe için el ele verdiğimizde hiçbir sorun kalmayacaktır”.
Son konuşmacı olan Dil Derneği Dilbilgisi ve Dilbilim Kolu Başkanı Yusuf Çotuksöken ise sözlerine terimin ne olduğu, Türkçe’nin terimler açısından nasıl bir dil olduğu konularına değinerek; “Terimleri bilim, kültür, sanat ve diğer dalların özel kavramlarını karşılayan sözcükler olarak tanımlamak gerekmektedir. Diğer bir deyişle terimler yalnızca ilgili olduğu alana özgü olarak türetilmiş sözcüklerdir. Her bir alanla ilgili zengin bir terim dağarcığı bulunduğunu biliyoruz. Bu alandaki gelişim ve ilerlemelere göre, terimlerin sayısının her geçen gün, günlük yaşamın bilime ve diğer alanlara yakınsamasıyla birlikte arttığını da söyleyebiliriz. Terimler her ne kadar alan sözcükleriyse de, terimin göndergesi olan nesne ya da varlık toplum yaşamına girdikçe, o terim de genel söz varlığının çevrimine doğal olarak giriyor.
Türkçe ‘zengin’ bir dil. Ancak burada ‘zengin’ kelimesini tırnak içinde kullanmak istiyorum. Çünkü, dilbilimi açısından baktığınızda zengin dil ya da yoksul dil ayrımı yoktur. Buradaki zenginliği biraz duygusal anlamda kullandığımı bilmenizi isterim. Türkçe’nin genel söz varlığında, alan dillerinden gelmiş binlerce sözcük bulunmaktadır. Alan dillerinin söz varlığındaki terimler de hiç de küçümsenecek oranda değildir. Hele Osmanlıca döneminde yapılmış olan
terim sözlüklerine bakıldığında, sadece tıp alanında yapılmış olan sözlüğün koca bir cilt olduğunu görürsünüz. Osmanlı kendi terminolojisini, Osmanlıca adı verilen yapay bir dille oluşturmuş. Aynı zamanda Fransızca pek çok sözcüğün Osmanlıca’da oturan karşılıklarını bulabiliyorsunuz. Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun 1932-83 yılları arasında yayınladığı yüzün üzerinde terim kılavuzu var. Bu terim kılavuzunda 100 binin üzerinde yeni terim önerisinde bulunuldu. Bunların önemli bir kesimi tutuldu. Bir kısmı da öneri olarak kaldı.
Biz sözcükleri genel ve özel olarak ele alıyoruz. Genel sözcükler deyimler, atasözleri ve diğer kalıp sözcükleri içeriyor. Özel sözcükler ise bilim, kültür, sanat gibi alanlarda oluşan kelimelerden oluşuyor. Terim sözcüğünün kökeni konusunda bilim adamlarının farklı görüşleri var. Kimi termek, dermek, toplamak anlamında terim sözcüğünün türetildiğini iddia etmektedir. Oysa ben batı dillerinden geçtiğini düşünüyorum.
Terimler hangi alanla ilişkili olursa olsun genellikle tek anlamlıdır. Çok özel durumlarda ikinci bir anlam yüklenir. Günlük dilin çevriminde kimi yan anlamlar da kazanabilir. Alan sınırları kesindir ve tanımları açıktır. Herkese göre anlamı ve tanımı değişmez. Yapı bakımından yalın, türemiş ya da bileşik sözcük olabilir. Ancak ilgili olduğu alanda belli bir kullanım sıklığı vardır. Bunların bir kısmı özel alandan dilin genel çevirimine geçer. İlgili alandaki söylemin yapı taşları, anlatım öğesi, iletişim birimidir” dedi.
“Sözcük ve bu bağlamda terim üretme yolları şöyle sıralanabilir. Bu yolların başında ekle türetme, sözcük bileştirme, sözcük yineleme, eksiz türetme, sözcük budaması, kırpma, kısaltma, ödünçleme, yöre ağızlarından aktarma, öbür dil ve lehçelerden dil ve sözcük alıntılama, örnekleme, yakıştırma, sözcük çevirisi, eklerin işlekleştirilmesi ya da eklere yeni işlevler yüklenmesi geliyor” diyen Çotuksöken bu yöntemlerle ilgili örnekler verdi.
Yusuf Çotuksöken Türkçe’nin bozulmasıyla ilgili olarak da şunları söyledi: “Türk Dil Kurumu 1983’te kapatıldı. Kenan Evren’in çıkardığı yasaya bağlı olarak yeni bir Dil Kurumu açıldı. Türk Dil Kurumu’nun yaptığı iki çalışma yazım geleneğini bozdu. Türkçe sözlüğü aldı, değiştirdi ve eklemeler yaptı. Güzel eklemeleri var ama bu yazım geleneğine bağlı yanlışlar da yaptı. Sözlüğü hazırlayanlardan birinin Türk Dil Kurumu Dergisi’nde yayınlanan yazısında; ‘Değersiz yazarlardan alınan örnek cümleler atıldı’ dendi. Bu yazarlar arasında Aziz Nesin, Nazım Hikmet ve benzeri pek çok yazar vardı, bu değerler için ‘Değersiz görüldü ve atıldı’ denildi.
Türkçe ön ekli olmayan bir dil. fakat son zamanlarda görüyoruz ki önekli sözcükler de ifade edilmeye başlandı. Dilimize bugüne kadar 40 kadar dilden yabancı sözcük girmiş durumda. Bunların önemli bir bölümü Arapça’dan girmiş. Türk Dil Kurumu ve kendi kurumumu eleştirdiğim önemli bir nokta, dilimizde yerleşmiş olan ve atalarımızın fethettiği bölgelerden gelen sözcüklere karşı garip bir savunma durumu var. Arapça ve Farsça sözcüklere hiç dokunmuyorlar. O sözcüklere karşılık bulma çabası yok. Arapça’dan 6 bin tane, Farsça’dan 2 bin tane, İngilizce ve Fransızca gibi dillerden ise farklı sayılarda dilimize yerleşmiş kelimeler var. 40’a yakın dilden binlerce sözcük var. Bu bir dilde büyük sorundur. Bir ölçüye kadar kabul edilebilir. Bunun ölçüsü nasıl belirlenir bilemiyorum ama yabancı dillerden gelen sözcüklere karşı sakınılması gerektiğini düşünüyorum”.
Terimlerin türetilmesinde ve yaygınlaştırılmasında göz önünde bulundurulacak ilkeleri sıralayan Çotuksöken, sözlerini şöyle sürdürdü: “Yabancı kökenli olsa da, yabancı dillerden gelse de, Türkiye’de yapılan çalışmalar sonucu karşımıza bir gerekçe olarak çıksa da bütün terimler Türkçe kökenlere dayandırılmalıdır. Ekle türetmede köklere anlamsal ve işlevsel açıdan en uygun ek getirilmelidir. Türetilen kelimelerin çağrışımsal ve uzlaşımsal değeri olmalıdır. Bilim, kültür, sanat, spor ve diğer alanlardaki bilginler, yazarlar ve araştırmacılar bu terimlerle konuşmak ve yazmak zorunluluğunu hissetmelidir. Terimler kurulunda alan uzmanlarının yanı sıra yetkin bir dilbilimcinin bulunması gerekiyor. Bir terim bankası kurulması gerekiyor. Bu bankayı devlet üstlenebilir. Bütün yayınların taranıp, dünya dillerinden karşılıklarıyla ayıklamak için bu çok gerekli. Bir kavrama birden çok terim üretilmesi konusu önemli bir konu. Bazı kavramların 8-9 tane karşılığı olabiliyor ve herkes kendi kafasına göre bir tanesini kullanıyor. Terimler konusunda sürekli çalışma gerekli olduğundan Terimler Kurulu da sürekli çalışmak durumundadır. Bu çalışmalarda da ilke, gönül ve işbirliği gereklidir. Bilimsel söylemde terimlerin Türkçe olması gerekir. Terim tabi ki uyduracağız. Her bilim adamı kendi alanında yeni terimler ortaya çıkarmalıdır. 12 Eylül kurumlarının bize verdiği rahatsızlıkları giderebilmek için Anayasa’nın demokratik çerçevede değişmesi gerekiyor”.

Çotuksöken, sözlerine Rıfat Ilgaz’ın bir şiiriyle son verdi:
“Annenden öğrendiğinle yetinme çocuğum Türkçe’ni geliştir
Dilimiz öylesine güzel ki
Durgun göllerimizce duru
Akarsularımızca coşkulu
Ne var ki çocuğum güzellik de bakım ister
Önce türkülerimizi öğren
Seni büyüten ninnilerimizi belle
Gidenlere yakılan ağıtları
Her sözün en güzeli Türkçe’mizde
Diline takılanları ayıkla
Yabancı sözcükleri ayıkla…
Bak devrim ne güzel, barış ne güzel
Dayanışma, özgürlük, hele bağımsızlık
En güzeli sevgi
Sev Türkçe’ni çocuğum
Dilini sevenleri sev”