Numan AYDINOĞLU

@ktör

Kadın, kadınlarımız,

O en büyük aşkları yaşadığımız, Uğruna, şiirler, ağıtlar yazıp, resimler yaptığımız, müzikler besteleyip dillere pelesenk ettiğimiz kadınlarımız.
Nazım;
“Anamız, avradımız, yarımız...”
Böyle söylüyor şiirinde kadınlarımız için. Şiir burada bitmiyor, daha devam ediyor. Kurtuluş Savaşı kahramanlıklarını anlatarak. Ve maalesef, çok da özel bir tespit yapıyor aynı şiirde:
“Ve, sanki hiç yaşamamış gibi ölen, soframızdaki yeri öküzden sonra gelen…”
Bu nasıl bir karmaşadır biz erkeklerin kadınlarımıza yüklediği o ağır sorumluluk. Bu nasıl ikilemdir?
Kadını tanımlarken ondan, “Eksik Etek, Kaşık Düşmanı ...” gibi son derece tuhaf ve de hor görücü terimler kullanacaksın, sonrada ona “NAMUS” temsilciliği gibi bir sorumluluk yükleyeceksin. Ayrıca ‘Namus Kavramı’nı getirip, kadının cinselliği ile nokta atışı yaparak tanımlayacaksın.                                         
Bak benim hemcinsim, Kendini erkek diye tanımlayan adamım;
Kadına,
“Elinin Hamuru ile erkek işine karışma” diyen sensin.
“Saçı uzun, aklı kısa” diyen sensin.
Sonra da onun vücudu üzerinde hak talep ederek kendi namusunu, sadece cinsellik ile tanımlayarak kadına yükleyen de sensin.
Soruyorum;
Eğer cinsellik bir namus meselesi ise:
Neden bu sorumluluğu kendi bedeninde taşımıyorsun da ille de karşı cinse atıyorsun?
Acaba cevabın içinde: sorumluluktan kaçmak ya da kendine güvenmemek mi var? Yoksa: Bana her yol serbest demek mi var? Peki sen, sana serbest dediğin işlemi kimle yapıyorsun? O kadın acaba kimin namusunu lekeliyor senle bu işi yaparak. Hiç kendini o erkeğin yerine koymayı düşündün mü?
Kadının insan olmaktan doğan tüm haklarını da gaspederek, onun kimle ve ne düzeyde bir görüşme yapacağına sen karar veriyorsun. Seni dinlemeyince de ona her türlü zulmü yapmaya hakkın olduğunu düşünüyorsun.
Hatta daha ileri gidip, onun ‘Yaşama Hakkı’nı elinden alıyorsun. Hükmün avcundaki silahına geçiyor. Sonra da bunun adına ERKEKLİK diyorsun...
İşin en acı tarafı ise, mahkemelerde oluyor. Senin; adına namus cinayeti dediğin şeye, savcılar ise ağır tahrik nedeni olarak bakıyorlar.
Tüm bunları niye mi yazıyorum?
Şu günlerde yeni kitabım için araştırmalara başladım. Anadolu’daki “Namus Cinayetleri” kokusunda bir araştırma yapıyorum. Vidan Yiribeşoğlu tarafından derlenmiş, kitap haline getirilmiş ve adı Toprağa Düşen Sevdalar olarak konmuş bir kaynağı inceliyorum.
İçim kan ağlıyor. Canım acıyor. Sonra etrafıma bakıyorum, haykırmak geliyor içimden...
İşte bu nedenle yazıyorum...
Her gün gazetelerde öldürülen kadınlar ile ilgili haberler, Televizyonlarda açık oturumlar.
Bu nasıl bir cahilliktir bu nasıl insanlık dışılıktır?
Sonra Mustafa Kemal’in 1922 yılında yapılan Öğretmenler Birliği toplantısı sonrasında Mazhar Müfit’e kadın öğretmenleri ayrı oturttuğu için söylediği söz geliyor aklıma:
“Siz öğretmenler toplantısında ne yapmışsınız? Bu ne ayıp şey! ... Fakat onları niçin ayrı sıralara oturttunuz? Siz kendinize mi güvenemiyorsunuz, yoksa Türk kadınının faziletine mi? Bir daha öyle ayrılık görmeyim! Anlaşıldı mı?”
Eğer o gün; Mustafa Kemal’in attığı temeli takip edebilseydik, acaba bu gün bunları konuşuyor ya da yazabiliyor muyduk?
Ya da Nazım’ın yıllar önce yazdığı şiir, hala güncel kalabiliyor muydu?
Ve ben, haykırırcasına böyle bir yazı yazmak gereğini duyar mıydım?