İşimiletişim

Bütün insan

Doğada bitkiler için, tohum-fidan-ağaç-meyve-çekirdek sarmalında süregiden bir süreçtir yetişmek, ol (gunlaş) mak. Bu döngü bitkiler için olduğu kadar, topraktan gelip toprağa giden / gidecek olan insanoğlu için de geçerlidir. Dikkat buyurunuz, insan değil, insanoğlu diyoruz. En temel vurgu ile sonu (cu) insan olması arzu edilen bir yetiştir (il) me sürecinin öznesidir insanoğlu da ondan!
Kendisini yerküre üzerindeki evrimin son halkası olarak kabul eden, evrimsel hamuru çamur, -pardon (!) toprak olan insanoğlu, bitkilerden farklı olarak henüz kendisini uyum sağlayarak birlikte yaşamayı beceremediği doğadan dahi üstün görür. Henüz kendisi ol (gunlaş) mamış iken, bir yandan da yarınlarının yaratıcısı sıfatıyla genç neslini de yetiştirmek telaşındadır.
Adı geçen beşerden birisi olarak ben de eğitim alanında, telaşsız bir asudelikle yürüttüğüm çabalarımla bu kendini bilmezler ordusunun bir eriyim. Dünya hayatını da bir yaşayarak öğrenme süreci ile varoluşun bilincine varma fırsatı olarak görürüm. Bu fırsatı hakkıyla değerlendirebilmek için de değerler sistemine dayalı bir hayatı da öznesi ben olan ve olmayan iki farklı pencereden algılamaya ve de inşa etmeye gayret ederim. Bu gayret kapsamında da henüz bilgece her nefeste olamasa da, hayat yürüyüşümde sık sık durarak içerisinde özeleştiri de barındıran özdeğerlendirmeler yaparım.
İşte böylesi bir insan olma yolculuğunda en kıymetli cevherlerden birisi de ömrünü insan olmaklık yolculuğunda eğitime adayan duayenlerin deneneyimlerini aktardıkları çalışmalarıdır. Onlar arasında önemli bir yeri olan başucu kitaplarımdan birisi Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı. Geçenlerde kaybettiğimiz Stephen Covey’in yılların birikimiyle hedef kitle olarak iş dünyasına yönelik sunmuş olduğu çok kapsamlı bir çalışma! Yıllar evvel henüz Türkçesi basılmamış iken, genç bir mühendis idealizmi ile sevgili Şeref Topkaya’nın çevirisiyle okuduğum ve çok etkilendiğim bu kitaptaki kavramların değerleriyle hayat hamurumu kararken sıkça düşünüp kendime sorardım “bu kişinin kendisinde ve insanlar üzerinde etki yaratan 7 alışkanlıktan ötesi, dahası ne olabilir ki?” diye… Kastım, haftanın sekizinci günü ya da renklerin sekizincisi misali, 8. alışkanlık ne olabilir ki? Yazarı sonunda duymuş olmalı ki düşünce transmisyonumu, soruma cevap gibi geldi bir sonraki kitap, benim yazılmadan çok evvel kendi kendime verdiğim yanıtla: 8. Alışkanlık: Bütünlüğe Doğru. Türkçe isimlendirme böyle. Ne var ki kitabın orijinal adı, ‘The 8th Habit - From Effectiveness to Greatness’. ‘Etkililikten Büyüklüğe yani Bütünlüğe’…
İçerisinde ne mi var: İnsan. Evvelki çalışmada değinilen 7 yetkinliği sağlayarak, bunları, bir anlamda da kendini aşmış ve kişisel bütünlüğünü sağlayarak sekizincisine ulaşmış insan…
Bilgililikten öte bilgeliğe yolculuktan, ruhsal tekamül ile bütün beşeri zaaflarının ve aşırılıklarının farkındalığında hakiki insan olmaklıktan bunca söz edince, aklımıza bu evrimin nasıl test edileceği, ilahi muhakemenin nasıl yapılacağı sorusuna muzip bir yanıt olarak şu hikaye geldi… Hikaye bu ya!
Adamın birisi ölmüş ve öbür dünyada yargılanmak üzere sırasını bekliyormuş. Sıra kendisine gelip mahkeme salonuna girdiğinde bir de ne görsün?
Yargıç kürsüsünde bir insan oturuyor. 
Tanık sandalyesinde ise, Yaradan yerini almış.
Adam şaşkın, “Aman Allah’ım, bu nasıl oluyor? Beni senin yargılayacağını sanmıştım. Ama orada hakim olarak bir insan oturuyor.” 
Yaradan gülümsemiş, “Ben hiçbir zaman sizi yargılamadım. Sonsuz sevgimle, ne yapmayı seçtiyseniz, sizi kendi seçimlerinizde özgür bıraktım. Bana yargılamak değil, sevmek yakışır. Çünkü ben saf sevgiyim. Sizi kendimden yarattığım için sizi yargılamak kendimi yargılamak olurdu. Ayrıca benim yargılamama ne gerek var ki? Her şeyi bilen ben, sadece burada tanıklık ediyorum. Dünyada olduğu gibi burada da siz insanlar birbirinizi yargılıyorsunuz.
Birazdan salonu hayattayken, senin zarar verdiğin, hoşgörülü davranmadığın, yargıladığın, hatta kalplerini kırdığın insanlar dolduracak. Onlara kendini affettirmeye çalış. Onlar seni affederse ne ala. Çünkü cennetin yolu onların affından geçiyor” demiş. 
Adam merakla sormuş: “Peki ya affetmezlerse ne olacak?
Yaradan, yine sevgiyle gülümsemiş, “Ben cenneti de, cehennemi de yeryüzünde yarattım. Seni tekrar yeryüzüne göndereceğim. Orada öyle bir yaşam süreceksin ki, tüm yaptığın kötülükler, verdiğin zararlar sana aynen yaşatılacak. Yani ettiğini bulacaksın. Ama bunun amacı sana ceza vermek değil. Sadece o insanların hissettiklerini bizzat yaşayıp anlaman, yaptığın kötülüklerin bilincine yaşayarak varman. İşte o zaman sen kendini affetmiş olacaksın.” 
Adam bir süre düşünmüş, “Peki, cennet nasıl bir yer?” diye sormuş. 
“Cennet, bir yer değil, bir bilinç düzeyidir evladım. Dünyada mutlu, huzur ve sevgi dolu, insanlara destek olmaktan haz duyan, yarattığım canlı ve cansız her varlığa saygı göstermeyi bilen insanlar var ya, işte onlar, dünyada cenneti yeniden yaratmaları için geri gönderdiğim cennetliklerdir. Cennet de dünyadan başka yerde değil” demiş Yaradan. 
“Ama kutsal kitaplar bana öyle öğretmedi” diye karşı çıkmış adam. 
“Kutsal olan bütün yaratılmış mevcudat ve hayattır. Ben o kitapları kutsal kılmadım. Siz kıldınız. Her şeye sevgi ile bakmasını bilerek yaşayan insan, en büyük ibadeti yapandır” demiş Yaradan. 
“Peki, dünyaya döndüğümde doğru yolu görmemde yardımcı olacak mısın?” diye sormuş adam.
“Ben bunun için siz insanlarımın içine ‘vicdan’ denen bir yol gösterici koydum. Eğer bu pusulanın etrafına ördüğünüz kalın bencillik duvarlarını yıkarsanız, vicdanınızın yani benim sesimi kolaylıkla işitebilirsiniz.” 
“Peki, biz insanlara ne kadar yakında bulunuyorsun?” diye sormuş adam. 
“Ben size hem şah damarınızdan daha yakınım, hem de düşman olduğunuz kadar sizden uzağım” demiş Yaradan. “Çünkü düşmanlarınız da Ben’im. Siz de Ben’im.” 
"Aman Allahım! Yani mahkeme salonunda insanlara sen hiç mi hesap sormuyorsun?” 
“Sadece iki sorum oluyor tüm insanlara” diye gülmüş Yaradan. 
“Dünya okulunda sevmeyi ne kadar öğrendiniz, ne kadar bilgi kazandınız? Bu sevgi ve bilgi ile de varoluşunuzun ne kadar bilincine vardınız?”
“Anlayamadım?” demiş adam, meraklı gözlerle…
“İnsanı insana sorarak, her birinizi anlatan insanların ağzından tek bir şeyi ne kadar olduğunuzun ölçüsüne bakıyorum.”
Gene anlayamayıp; bu kez de “neyin?” diye sorunca adam, son cevap hem çok kısa hem de son derece anlaşılır olmuş:
“İnsan…”
Hani bütün semavi dinlerin ruhsal tekamül ile hedeflediği insan! Mevlana’nın olduğu gibi görünen-göründüğü gibi olan, dahası ayıp örtmede gece gibi karanlık olabilen insan... 13. asırda Anadolu’da Ahilik ile pratiği yapılagelen, Erenlerden Yunus Emre’nin tarifiyle, menzili kendisini Yaradan’a ulaşmak, kavuşmak olan, özü-sözü bir, eline-beline-diline hakim hakiki insan…