Refik ARKUT

Yansımalar

Danışman ve hoca nasıl oldum?

Sanırım yıl 1998 idi, çalıştığım büyük bir şirketten, beni ‘Rusya’da kriz var’ deyip işten çıkarmışlardı. Fazla ileri gitmeden, bu krizlerin (buhranlar) de hiç bitmeyeceğini sonraları öğrenecektim. Yapacak başka bir iş için başka büyük bir şirkette yönetici olan arkadaşımı aradım ve bir randevu aldım. Yaptığımız görüşmede, şirketin si-i-yo’su (CEO yazılır) benden yararlanmak istediklerini, fakat ‘head count’ (baş sayısı) sorunları olduğunu söyledi. Size baş veya kelle sayısı sorununun ne olduğunu açıklayım: Kriz zamanlarında en kolay maliyet azaltma yöntemi çalışan sayısını azaltmaktır. En üst yönetim çok basit bir hesap yapar. Ortalama adam başına maliyet bilindiğine göre, azaltmak istediğin miktarı buna bölersen – bir zarf üstü hesabı - çıkarılacak adam sayısı bulunur. Hele çok büyük kurumsal (veya çok uluslu) şirketlerde hemen bölümlere bir yazı (memo) yazılıp şu kadar adamı atınız talimatı gider. İşte buna ‘head count’ problemi denir. İşini aksatmak istemeyen yöneticiler de bu soruna bir müddet ‘dış-kaynaktan’ çalışan bulmakla çözüm ararlar. Böylece benim de ‘danışmanlık unvanı’ ile tanışmam, neden bizim ‘yönetim danışmanımız olmuyorsun?’ Sorusu ile başlamış oldu. İyi güzel de, ben danışmanın ne olduğunu ne yaptığını bilmiyordum. Daha önceki görevlerimde her zaman bir hedefim ve bunu başarmak için bir organizasyonum olmuştu. Yani bir yerde icra makamı görevlerim olmuştu. Yalnız bir tarihlerde; Kanadalı bir si-i-yo bana, ‘danışman’ için ‘aşikar olan şeyi para karşılığı söyleyen kişi!’ tanımını yapmıştı! O gün bu gündür bende kendime ‘danışman’ deyip dolaşıyorum.
İyi bir danışman oldum mu? Bilmiyorum. Herhalde olamadım. Ancak iyi bir danışmanın geçerli vasıfları neler olmalı hususunda deneyimlerim var. Bilgi ve deneyim sahibi olmalı, çok -aslında sorulmadıkça hiç- konuşmamalı, başından geçen olumsuz deneyimleri ders alınacak biçimde anlatabilmeli, danışmanlığını yaptığı kuruluşla hiçbir zaman çatışmaya girmemeli, v.s... Bunların arasında çok önemli gördüğüm ‘çok okuma’ meziyetini burada vurgulamak isterim. Zaten iyi bir danışman iseniz, size okuyacak çok zaman kalır. Bana da öyle oldu ve bir gün ziyarete gittiğim bir üniversitenin bölüm başkanı İranlı bir akademisyen bana, benim tahsilimi yaptığım İngiltere’de endüstriden tecrübeli kişileri de biz akademisyen yaparız deyip ders vermemi istedi. Bu arada danışman olduğum kuruluşta gençlere ‘data-veri haberleşmesi’ kursları düzenliyordum. Böylece ikinci unvanımı, ‘hoca’lığı, da kazanmış oldum. Son oniki yıldır, çeşitli üniversitelerde hocalık yapıyorum. Öğreniyorum, öğretiyorum. Bence genç kalmanın bir yolu!
Bundan dört yıl önce, şimdi bu derginin si-i-yo’su olan Demet hanım, bana ‘sen sektörümüzde duayensin (!) deyip beni yazı yazmaya ikna etti. Ben de başından geçenleri, bildiklerimi sizler yazmaya çalışıyorum. Bazen, şimdiki gibi konusuz kalınca, bu yazı gibi uzmanlık alanım olmayan konulara da ‘burnumu sokuyorum’! Fakat burada kilit kelime ‘duayen!’. Kelime anlamı; sanırım deneyimli, emekli filan demek. Her ne ise, hiçbir şey yapmadan bir unvan sahibi daha olduk. Danışman, hoca, duayen, bir de üstüne emekli, unvanlar artıp gidiyor.
Yeni okula başlayan bir çocuğa okulda, her konudan az miktar birşeyler öğretilir. İlk, orta, lise, üniversite derken daha az konudan daha çok şey öğrenilir. Hele doktorada çok dar bir alana odaklanıp o konuda bilinen bilinmeyen her şey öğrenilir. Şimdi bu sürecin ‘matematiksel’ limit durumuna bakarsak, şöyle diyebiliriz. Başlangıçta ‘herşey hakkında hiçbirşeyi’ öğreniriz, limit durumunda ise, zamanla ‘hiçbir şey hakkında herşeyi’ öğreniriz.
Benim unvanlarımın gidişatı da böyle birşey. Onlar artmakta, fakat hiçbir şey yapmıyorum! Galiba sonunda herşey hakkında hiçbir şey bilmediğimizi öğreniyoruz!