Numan AYDINOĞLU

@ktör


Arının sokamadığı dilimiz: 'Türkçe'miz

SEN neye hazırsan, O da senin için hazırdır”. Bu sözler Mark Victor Hansen tarafından söylenmiş. Ne zaman hangi ortamda söylediğini bilmiyorum ancak her dönemde ve ortamda değerlendirilebilecek ve ders çıkartılabilecek bir anlatım.
Yaklaşık, hayır hayır yaklaşık değil, tam bir yıl önce dostum Merih’le yazı yazma konusunu konuştuğumda , bu konuda ne kadar hazır olduğumdan emin değildim, Hala da iddialı değilim. Ben satırlarımı, sizlerle düşüncelerim arasındaki bir iletişim yöntemi olarak değerlendiriyorum. Zaman zaman da sizlerden cevap geldiğinde de keyifle okuyorum. Satırları bir araya getirerek düşüncelerimi paylaşmayı bu nedenle sevdim. Bu sevgi beni yeni arayışlara yöneltti. Daha çok okumaya daha çok düşünmeye başladım. Düşüncelerimi sizlerle paylaşmayı çok sevdim.
Tanımadıklarımın, benle aynı fikirde olduklarını bilmeyi sevdim.
Toplumun bir parçası olduğumu hissetmeyi sevdim.
Yani kısacası bu iletişim yöntemini sevdim.
Peki yazmanın en eski iletişim yöntemlerinden biri olduğunu düşündüğümüzde bunun altyapısı olan lisan konusunda nerelerdeyiz?. Bir toplumun Millet olabilmesi için en önemli özelliklerinin başında, Tarih ve Dil birliğinin geldiği hepimizin malumudur. Türk Dil Kurumu da bunun için vardır zaten.
Ancak tüm bunlara rağmen son günlerde yaşadığım kavram kargaşasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Pek yaptığım bir şey değildir ama bu defa öyle denk geldi ve aynı dönemde 3 kitap birden okumak durumunda kaldım. Zaten ne olduysa da o zaman oldu.
Allah’ın Süngüleri , Reşit Paşa / Atilla İlhan ; geçtiğimiz ay baskıdan çıktı.
Lozan / Ali Naci Karacan / 1971 yılı baskısı 2. baskı
Suyu Arayan Adam / Şevket Süreyya Aydemir 1965 baskısı
Ben, biraz da olsa eski bir nesil olmama karşın, bu kitapları okurken anlama sırasında çok azda olsa zorlandığımı itiraf etmeliyim. Atilla İlhan bu kitabında, anlatmaya çalıştığı dönemin kelimelerini kullanmış. Bu kitabı okurken zaman zaman zorlandığımı belirtmeliyim ki, bu dönemi yaşayan insanların hala hayatta olduklarını da düşünürsek, sürenin o kadarda uzun olmadığını daha iyi kavramış oluruz.
Yani kısaca, 1920 ile 1970 li yıllar arasında kullanılan Türkçe ile günümüz Türkçe’si arasında ciddi bir fark var. Bu üç kitaptan 15 yaşındaki kızıma ve 26 yaşındaki bir iş arkadaşıma pasajlar okutarak ne anladıklarını sorduğumda sonuç maalesef hüsrandı.
Tüm bunlar beni derin derin düşünmeye sevketti ve aklıma bir başka söz getirdi acaba “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan mı oluyoruz?”.
Türkçe’yi, Arapça ve Farsça kelimelerden arındırıyoruz diye geçmişle bağımızı mı kopartıyoruz?
O zaman geçmişle bağımız olan tarihimizle olan iletişimimiz ortadan kalkmıyor mu?
İşte bu beni ürküttü, korkuttu.
Umarım bizim satırlarımızda kullandığımız kelimeler en azından birkaç neslin anlayabileceği süre yaşar. Umarım geçmişimizi unutmaya veya geçmişimizle bağımızı koparmaya hazırlanmıyor veya hazırlatılmıyoruz.
Yazıma başladığım sözü tekrar yazmakta fayda var sanırım:
“Sen neye hazırsan, O da senin için hazırdır”

Saygılarımla.

14 Mayıs 2003