Demet ZÜBEYİROĞLU

Büdütör


Süreyya'nın hikayesi -1

"‘YAZIK değil mi be adam? Hiç düşünmedin mi? Kadıköy’e bu kadar para harcanır mı?’ diye bana soruyorlar:
Ben de devamlı cevap veriyorum:
İstanbul’umuz düşman işgali altındayken, Eğitim Bakanlığı okullarına ödenek veremiyordu. Kadıköy’deki okullarımız da birer birer kapanmaya başlamıştı. Bunu gören halk ve çocuk babaları her mahallede bir Eğitim Komisyonu oluşturdular ve okullara yardıma başladılar. 1920 yılında da ayrıca ‘Kadıköy Okul Yaptırma ve Eğitimi Geliştirme Derneği’ kuruldu. Bu dernek bir ara beni kendilerine başkan seçmişlerdi. Esasen ben o sıralarda Kızılay Derneği Kadıköy Şubesi Başkanı bulunuyordum. Bir gün Kızılay Derneği’nde arkadaşlarla dertleşirken, şubemizin sekreteri olan Kadıköy Lisesi Müdürü Niyazi Tevfik Bey, Yoğurtçu civarındaki okulun bahçesine bir pavyon yapılırsa, kapanan okulların öğrencilerinden bir bölümünü kendi okuluna alabileceğini söyledi. Ben de çok sevdiğim halam merhume adına orada bir pavyon inşa ettim. Bu sayede ikiyüz kadar öğrenci okulsuzluktan kurtuldu.
Yine bir gün Okul Yaptırma Derneği’nde dertleşirken, Kadıköy Rum Kilisesi’nin malı olan Apollon Tiyatrosu’nda (şimdiki Rexx Sineması olur kendisi) büyük bir gösteri düzenlemeyi düşünmüştük. Üyelerimizden eski İstanbul Valisi Mithat Bey ile Nazmi Beyi bu tiyatronun yönetimine gönderdik. Döndüklerinde, tiyatro yönetimindeki Rum vatandaşlarımızın çok çirkin davranışları ile karşılaştıklarını, Türkiye ve Türk okullarını falan tanımadıklarını söylediklerini bize yana yakına anlattılar, üzüldük. Hatta Mithat Bey üzüntüsünün şiddetini daha da arttırarak mutlaka Kadıköy’de bir tiyatro ve sinema yapmak biz Türklere artık büyük bir görev oldu dedi. Oldukça dertleştik. Bu memleketin sahibi olduğumuz halde, okullarımıza yardım için Rum Kilisesi’nin tiyatrosuna muhtaç olmamız milli onurumuzu yaraladı. Sözleştik ve bir tiyatro inşa edilmesi için şirket kurmaya kalkıştık. Birçok kişiyi davet ettik. Mithat Bey çok çalıştı; ancak başarılı olamadı.
Sonunda ben ne yaptım yaptım gördüğünüz şu Süreyya kuruluşunu ortaya koydum; öyle inandım ki, bir kez Kadıköy’ün tiyatro ve sinema ihtiyacı giderildikten sonra hiç kimse artık başka tiyatroya sinemaya gitmez dedim. Süreyya kuruluşunu yapmaktaki amacım para kazanmak olsaydı, hiç şüphe yok ki, aynı masrafla bu eseri Beyoğlu’nda pek güzel yapabilirdim; ancak ben büyük bir yardım duygusuyla önce Kadıköylüleri Rum Kilisesi’nin malına muhtaç etmemeyi, daha sonra da köyüme büyük bir şeref kazandırmayı düşündüm. Bundan başka, konferans, dans, balo, çay, nişan ve düğün toplantıları gibi sosyal ve çağdaş birçok ihtiyacımızı karşılayacak büyük bir salona da Kadıköy’ümüzün ihtiyacı olduğunu düşünerek, ona göre binamıza ayrıca büyük bir salon ekledim. Bu salon için de yine çok yanlış düşünmüş olduğumu çok sonradan anladım. Çünkü sinemaların gece saat 11’de kapanmasıyla salonun da saat 11’de kapanması emredildi. Oysa, sabaha kadar sürecek balolarla, nişan ve düğün gibi hayırlı törenler için salonumuza sabaha kadar izin verilmesi gerekirdi. Birçok başvuru ve isteklerimize rağmen bu izin bizden esirgendi. Sinema ve tören salonunun farklı görevleri olduğu hiç göz önüne alınmadı ve birbirinden ayırt edilmedi. Bu şekilde salonumuz boş kaldı; salon için harcanan çok miktarda para da öylece havaya uçup gitti. Bu kuruluş yüzünden karşılaştığımız daha binlerce zorluğu burada sayıp dökmeye hiç de gerek yok.
Şimdi ben, sayın soru sahiplerine ve onlar gibi düşünenlere dönerek diyorum ki:
Süreyya kuruluşunun ne gibi bir milli onur duygusuyla yapımına başlandığını anladınız ya! Bu kadarı sizin için yeterlidir. Yeter ki geçmiş o kara günleri asla unutmayalım. O kara günlerden bizi kurtaran şanlı kurtarıcımızı da sürekli şükranla hatırlayalım."
Yukarıda alıntı yaptığım paragraf; İstanbul Kadıköy’de Bahariye Caddesi’ndeki tarihi Süreyya Sineması’nın fuayesinde yıllarca asılı kalmış, kurucusu Süreyya Paşa’nın ağzından metne dökülmüş bir paragraf. Nerden mi çıktı? Aslında haftalardır gazetelerin sayfalarını işgal etmekte olan; birkaç delinin bir takım, o dinden şu felsefeden potpuri yapma yöntemiyle bir kuyuya attığı taşları, sürüsüne bereket akıllının çıkaramadığı bir vukuat yaratan Matrix filmini seyretmek üzere Süreyya Sineması’na davet edilmemizle başladı herşey. Değil sinemaya gidecek, zaman zaman tuvalete gidecek vakti bile bulamayan bizler, böyle davetler olduğunda olabildiğince kabul etmeye çalışıyoruz ki; sinemasız boş bir hayatımız olmasın. Yazı filmle ilgili olmayacak. Eğer filmin sponsoru olan Samsung davet etmiş olsaydı, bu kez yazım Samsung ile ilgili olurdu, yine filmle ilgili değil. İyi ki davet etmemiş, yoksa filmi başka bir yerde izleyecek, bu etkileyici güzellikten mahrum kalacaktım. Uzun lafın kısası, Süreyya Sineması’nın candan ve nazik işletmecisi Bige Aksel ve medya ilişkilerini yürütmekte olan değerli arkadaşım Elif Genç, teknoloji ilintili bir dergi olmamız dolayısıyla Matrix filminin bize bir konu olabileceğini de düşünerek, tarihle ileri teknolojiyi bir araya getiren bu güzel kontrastı yaşatmak istemişlerdi bize. Buradan kendilerine teşekkürler.
Şimdi tarihimde bu sayfada rastlamadığınız bir şey yapacağım ve sizi sayfamda görmekte olduğunuz Süreyya Sineması’nın güzel görüntüsü ile baş başa bırakacağım. Hem de gelecek sayımıza kadar… Ben de hiç sevmem böyle manevraları ama sayfa yetmedi, ne yapabilirim?
Sevgilerimle…