Telekomun dünü, bugünü ve yarını

Sinan Bubik/Siemens Kurumsal Şebekeler Bölümü

Telgrafın tellerine kuşlar mı konar?
İnsan sevdiğine yarim, böyle mi yapar.

Sevgili Oğlum,
Haftasonu bizlere tanıttığın çok marifetli fakat kısa ömürlü yeni mobil telefonun, bana çocukluğumun haberleşme araçlarını anımsattı. “Kısa ömürlü” demem, bu aracın sağlıksız olduğundan değil, hızlandıkça vefasızlaşan teknolojiden dolayı...
Yarım asır evvelinin haberleşme gereçlerinde tele(siz)komünikasyon henüz yaygın değildi. Telsiz kullanımı; ordu, deniz ve hava taşımacılığı, bazı devlet kuruluşlarının tekelinde idi ve casusluk endişeleri yüzünden devletlerin ciddi kontrolü altında yapılabilirdi. Halk kitlelerinin kullanımına sunulan, sadece alıcı radyo cihazlarıydı. Bu alıcılar için metrelerce antene gereksinim duyardık. Çok katlı, sarmal, çıplak bakır teller evlerin damlarından komşu damlara çekilir, her iki ucuna belirli aralıklarla porselen izolatörler (fincan) yerleştirilir, ortaya yakın bir noktaya sabitlenen yalıtkan kablo, pencereye açılan bir delikten sokularak olabildiğince kısa bir hatla alıcıya girerdi. Net yayın alabilmek için, alıcıdan çıkan ikinci bir hat da en kısa yoldan toprağa verilirdi. Antenle toprak hattı arasına küçük bir şalter bağlanır ve yağmurlu havalarda bu şalter devreye sokularak antenin çekebileceği yıldırım, cihaza zarar vermeden toprağa aktarılırdı. Bugün bile eski evlerin pencere pervazlarında bakalit saplı bu şalterlere rastlamak olasıdır. Yabancı uyrukluların ve komünizm şüphesi ile takipte olanların çatı anteni kullanmaları yasaktı. Bu sakıncalı(!) kişiler yalnız; bir metre boyunda çapraz çakılmış iki çıtanın köşegen oluşturduğu kareyi, birkaç sefer çevreleyen Çerçeve Anten kullanabilir ve tabii ki kısa dalga yayınları alamazlardı.
Radyo verici istasyonları ve telsiz yayınları için anten tarlalarına (!) gereksinim vardı. 15-20 metre yüksekliğindeki onlarca Pilon arasına yine porselen veya cam izolatörlerle, yüzlerce metre bakır teller çekilirdi. Bu tarlalar için tercihen yüksek tepeler seçilirdi. Yeşilköy hava alanının pilonları ile kaplı alan sanırım hâlâ Telsiz semti olarak anılıyor (Ankara’da da “Telsizler” adında bir semt var).
Ülkenin bir çok yerinde ordunun Telsiz Dinleme Postaları vardı. Elektrik şebekesinin bulunmadığı bu merkezlerde ters yatırılmış bisiklet gibi bir aparatın önüne oturan bir er, pedalları kol gücü ile saatler boyu çevirir, zincirin bağlı olduğu küçük jeneratör de alıcı cihaza gerekli cereyanı üretirdi. Homojen bir üretim için aparata monte edilmiş ölçü aletini sürekli izlemek ve aynı noktada sabitlemek gerekirdi. Yedek subaylığımı yaptığım 1960’lı yıllarda bunların yerine Telsiz Röle İstasyonları geldi. 50-100 km ara ile, yüksek doruklara kurulmuş, birbirlerini gören çanak antenler ve son derece teknik aletler, tabii ki düzenli elektrik üreteçleri...
Telefon, büyük illerin ve çok kısıtlı kitlenin haberleşme aracı idi. Resmi daire ve bürokratlar dışında manyetolu santrallarda hat sahibi olabilmek ise neredeyse bir imtiyazdı. Yaşadığım ile 1946 yılında otomatik telefon

şebekesi tesis ediliyordu. Şehrin bütün caddeleri kazılmış, kaldırımlarda işçileri denetleyen kravatlı, elleri çantalı adamlar... Çocuk belleğimdeki duyumla özdeşlediğim bu Kaldırım Mühendisleri benim idollerimdi. Büyüyünce kaldırım mühendisi olacaktım. Mutluyum ki; artık kaldırımlara ihtiyacı kalmayan bu meslek, elli yıl sonra, sana kısmet oldu. Birçok ilçe, hemen bütün bucaklar ve jandarma karakolları P.T.T.’nin değil, jandarmanın şebekesi ile görüşebilirlerdi. Şebeke dediğim; telgraf direkleri, ağaç dalları, bina duvarlarına çekilmiş, vasıfsız iletkenli ve tekli hatlar. Bir arkadaşım, 1960’lı yıllarda kaymakamlığına atandığı Bursa’nın Keles ilçesi telefon hattının, bir köyü kat ederken, köy mezarlığının dikenli telinden elli metre kadar faydalanılarak görüşebildiğini anlatmıştı.
Manyetolu telefonlar ve bunları besleyen 6-12 voltluk pillerle, karakoldan karakola veya merkezden merkeze birbirine hat aktararak (yol vererek) yapılabilen görüşmeler, meraklı dinleyicileri devamlı hatta tuttuğundan, akım iyice düşer ve kesintiye uğrardı. Bu durumda küfürleşmeyle veya “... aradan çık, kaymakam bey görüşecek...” tehdidi ile çözüm sağlanabilirdi.
İkinci hattı toprak tamamlardı. Telefon araçları veya santrallardan çıkan bir hat yarım metre derinden toprağa verilir. Daha net iletişim kurmak için toprak hattını zaman zaman ıslatmak gerekirdi. Asit ortamın daha iletkenlik kazandıracağı varsayımından mı, yoksa bir erin “...Toprak hattına su dök!... ” emrini yanlış anlayışından mı kaynaklanır bilemem, toprak hattına (küçük) su dökülmesi usuldendi.

Bizim kuşak tıpkı bizden evvelkiler gibi hep telgraf çekti. Belki de bu yüzden, Anadolu ahâlisi hâlâ telefon etmez, telefon çeker. 1860’lı yıllarda Kırım Harbi ile ülkeye giren telgraf, kısa sürede bütün imparatorluğa yayılan ve demir yollarının vazgeçilemez gereksinimi yüzünden paralellerine çekilen hatlarla nerede ise eksiksiz bir şebeke oluşturmuştu. Bu hatlar ve iyi yetişmiş fedakâr telgrafçılar İstiklâl Savaşı’nda çok yarar sağladılar. İstiklâl Harbi arşivleri “dakika tehiri idamı muciptir” veya “makine başında” üst başlıklı telgraf metinleri ile doludur. Acil durumlarda önemli kişiler makina başına gelerek telgraf memurunun tercümanlığı ile karşılıklı yazışırlardı (elektronik sohbet misali). Zira Mors bilebilmek, yabancı dil bilmek gibiydi. Okuryazar oranının %10’larda dolaştığı bir dönemde ise ayrıcalıktı. Telgrafçılar, manipleyi genelde sol el ile kullanırdı. Sağ el, kulakla algıladıkları sinyalleri yazıya dökmek için gerekli idi. Kâğıt şerit üzerindeki nokta-çizgiye ancak tereddüt halinde müracaat ederlerdi. Kelimeler arasındaki fasılanın kısa düşmesi, yanlışlıkla basılmış harfler, komik ve anlamsız kelimelere sebep olurdu. Hele şifreli metinlerde bu sorunlar çok olurdu. Toplu yerlerde telgrafçılar parmakları ile masa veya başka bir zemine Mors vurarak karşılıklı görüşür, hava basarlardı.
Telgraf çıkış ve varış merkezlerinin kısa rumuzları olur, kurumlar ve ticari işletmeler kısa ‘Telgraf Adresi’ ne sahip olurlardı. Zira telgrafı kısa ve anlamlı yazmak gerekli ve mecburiyettir. Ücret mesafeye değil kelime sayısına göre tahakkuk eder. Başlangıçta; Yıldırım, Acele, Normal, ELT,

Cevaplı, Karşılaştırmalı, Lüks gibi servis işareti taşırlar. Alınan metinler, Fransa’daki orijinallerinin nerede ise kopyası, ikinci hamur, özel basımlı kâğıtlarına sabit kalemle yazılır, bisikletli özel dağıtıcıların kanalıyla anında teslim edilirlerdi. Köylere ise ek bir ücret alınarak, atlı ‘Sürücü’lerin marifeti ile ulaştırılırdı. Mahallemizde bir Rasime Hoca Hanım vardı. Cumhuriyetin ilk yıllarında halk okullarında öğretmenlik yapmış bu zat, yalnız ilkokul birinci sınıfları okuturdu. Bir komşumuz, oğlundan gelen telgrafı okuması için götürmüş. Telgraf memurunun işlek el yazısını bir türlü sökemeyince “oğlunun yazısı da ne kadar çirkinmiş hiç okunmuyor” deyivermiş. Yıllarca gülmüştük. O yılların Türkiye’sinde espri sayılıyordu. Lüks ibareli olanlar; üzerinde Çocuk Esirgeme Kurumu’nun amblemini taşıyan farklı bir kâğıda yazılır, fazladan alınan ücret de bu kuruma giderdi. Yıllar sonra kâğıt şeritlere daktilo harfi ile baskı yapan ‘Telem’ makineleri çıktı. Bugün bile telgraf varakları veya postahane damgalı kopyaları mahkemelerde ispat edici vesika olarak kabul görmekte.
Tren istasyonlarının binalarından dışarı taşan maniple tıkırtılarını, ahşap telgraf direklerine kulaklarımızı dayayarak akım taşıyan tellerin rezonans seslerini büyük bir zevkle dinlerdik. Omuzlarında bir kangal tel ve iç çeperi sivri dişli, yarım daire, çelik tırmanma aparatları taşıyan, maharetle tahta direklere tırmanan hat bakıcılarını gıpta ile seyrederdik. Bu adamlar hat boylarında gün boyu, başları yukarı dönük yürürler, şebekeyi ayakta tutarlardı.
Hepsi de zamanın acımasız derinliklerinde yok olup gittiler. Her yeni buluş bir evvelkinin pabucunu dama attı! Sadece bir hoş sedâ kaldı o günlerden;
Telgrafın tellerine kuşlar mı konar?
İnsan sevdiğine yarim, böyle mi yapar.

Yavuz Bubik

18.04.2002 , Bursa
Sevgili Baba,

Yeni mobil telefonumun sana çağrıştırdığı haberleşme teknolojilerindeki değişimin, şahitlik ettiğin 50 senesini mektubunda büyük bir keyifle okudum. Ve masa telefonlarımızda son yıllarda yaşadığımız değişikliği de elimden geldiği kadar sana aktarmak istediğim için bu cevabı yazıyorum.
Hatırlarsın, 1995 senesinde Simko’da işe başladığım “Özel Haberleşmeler Bölümü”nü sizlere tanıtırken, “...orta ve büyük ölçekli şirketlere, ismi Hicom olan telefon santralları ve özel telefon setleri satıyoruz” benzerinden ifadeler kullanmıştım. Artık Siemens Kurumsal Şebekeler Birimi olarak o ifadeleri kullanmıyoruz, daha doğrusu kullanamıyoruz. Çünkü yazında aktarmaya çalıştığın ve örnekler verdiğin 50 senelik haberleşme teknolojisi değişiminin benzerini, içinde bulunduğumuz senelerde bizler de yaşıyoruz. Ve bu değişimle beraber sadece ürünlerimiz ve çözümlerimiz değil, kullandığımız kelimeler de artık farklılaştı. 8 sene önce kullandığım cümle ne oldu, diye sorarsan; “...Siemens HiPath, IP tabanlı haberleşme platformları ve bunlar üzerinde çalışan mobil uygulamalar satıyoruz...” diye cevap verebilirim.
Telefon santrallarının gerçek anlamda evrimine şahit olan, 25 senelik santral montajcısı (rahmetli) Haydar Abi, emekli olmadan önce “IP çıktı, mertlik bozuldu” diyerek bu hızlı değişimle ilgili düşüncesini (ve hatta öfkesini) çok kısa ve net olarak ifade etmişti. IP; İnternet Protokolü’nün kısaltılmışı. İnternet’in ne olduğunu biliyorsun. Protokolü ise iletişim dili olarak yorumlayabiliriz. Şu anda kullandığın bilgisayarın başka bilgisayarlarla iletişim kurarken veya ekranına elektronik posta gelirken hep bu iletişim dili kullanılıyor. Veri transferi ve bu verinin kontrolü de yukarıda bahsi geçen kısaltmanın kapsadığı tanımlamalarla oluyor. Belki Mors alfabesinin bir hayli gelişmişi demem daha doğru olur. Son 15 senede kişisel bilgisayarların yaygınlaşması, kişiler arasında bilgi paylaşımını arttırdı. Ve 100 seneden daha fazla bir geçmişi olan ses şebekelerine alternatif veri şebekeleri meydana geldi. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. ‘Ses’in de bir veri gibi işlenerek, bu alternatif şebekeler üzerinde taşınmaya başlaması (VoIP) yukarıda izah etmeye çalıştığım değişimin lokomotifi oldu.
Çok şey değişti, değişiyor da... Artık iş telefonumu dizüstü bilgisayarımın içerisinde taşıyorum. Eski telefonumun (senin tabirinle fiyakalı) görüntüsüne benzeyen bir görsellikle bilgisayarımda çalışan bu yazılım, daha önce kullandığım tüm özellikleri bana kullandırtabiliyor. Hatta daha fazlası var. Bilgisayarımı çantasıyla eve getirdiğimde veya şirket bürolarından bir tanesine seyahat amaçlı gittiğimde, şirketin veri şebekesine bağlanmam, telefon görüşmesi yapmak için yeterli oluyor. İnan bana, GSM operatörleri ne kadar kampanya yaparsa yapsın, bu bahsettiğim yol, tüm olası mobil telefon tarifelerinden daha ucuz ve konforlu. Ayrıca şirketteki arkadaşların bana dahili numaradan ulaşmaları, meşguliyetimi ekranlarında görebilmeleri veya ben telefonla görüşürken daha sonra otomatik bağlantı kurulması için geri arama yapmaları da bana en çok keyif veren özelliklerden. Gerçi gelinin, özellikle bilgisayarımdan ve bu telefon uygulamalarından bu derece keyif almamdan pek hoşnut değil, ama bu sayede evde çalışabildiğim ve yüzümü daha fazla gösterebildiğim için de pek fazla şikayet etmiyor.
Her ne kadar günümüzün büyük kısmı elektronik postalarla (modern telgraflarla) geçiyor da olsa, halen faks alıp gönderiyoruz. Ve işimizin ayrılmaz parçası olan fakslarımı da bilgisayarımdan gönderebiliyorum. Fakat daha da güzeli, aynı telefon numarasından faks alabiliyor oluşum. Böyle bir özelliğin sahada çalışan ve her gün değişen bir masası olan arkadaşlar için faydasını düşünebiliyor musun?
Yeni taşındığımız Siemens Kartal ofisimizde arkadaşlarımın büyük kısmı eskisi gibi özel bir telefon seti halen kullanıyor. Ancak IP telefon adı verilen bu gelişmiş telefonlar (veya telefon görünümündeki bilgisayarlar), artık klasik telefon kabloları ile santrala (haberleşme platformuna) bağlanmıyorlar. Bilgisayarlar diğer bilgisayarlarla nasıl iletişim kuruyorsa, telefonlar da aynı şekilde haberleşiyor.
Bu değişime; özellikle ses dünyasına yabancı olan rakip firmalar, agresif ve devrimci yaklaştılar. Santralların çöpe atılması gerektiğini ve yerlerine daha pahalı olan yeni sistemlerin alınması gerektiğini anlatıp durdular. İkinci Dünya Savaşı’nın etkilerini görmüş bir Türkiye’de yetişen ve hiçbir şeyi atmaya kıyamayan seni mutlu edecek bir haberim var. Siemens, bu değişimi üç sene önce, diğer firmaların pek çoğundan farklı bir strateji ile duyurdu. Zamanla diğer ses dünyası oyuncuları da bizim arkamızdan geldiler. Siemens’in HiPath stratejisinde atmak, yok etmek yer almıyor. Biz, devrim değil evrim hedefliyoruz. Yukarıda anlattığım tüm yeni çarpıcı özellikleri kullandığımız platform, benim 8 sene önceki telefonumun bağlı olduğu santral. Sadece bazı ufak ilavelerle bugünkü özellikleri destekler hale geldi. IP telefon yazılımları veya telefonlarının dışında kadranlı, tuşlu, analog, sayısal, telli, telsiz, borsa telefonu, hastane telefonu ve eskiden desteklenen tüm özelliklerin de halen kullanılabilmesi ise fiyat avantajı ile birlikte bizi rakip firmalardan farklı kılıyor.
Mutlu ol baba. Senin Kaldırım Mühendisi oğlun, kaldırıp atmıyor.
“155 senelik Siemens’in IP’iyle kuyuya inilir...”

Sinan Bubik