Başar Tunçel

basartuncel@gmail.com


Bay Meraklı

Ben yazarım, gerisine karışmam

Bu yazımız, yazmak üzerine olsun. Mesela, "yazdır git" diye başlayalım. Al gazı, ver bir yazı...
İstanbul'daki insanları yaza yaza bitiremediler. Geçen Metrobüsteki manzara tam "yazık" denecek cinstendi. Alt alta üst üste insanlar; daracık koridor misali yerde hem yürü, hem araç bekle, hem aktarma yap. Üstelik nereden bineceğin, ineceğin, geçeceğin belli değil. Bilmeyen insan için, turist için, özürlü için cehennem. "Yazarım böyle işi" diyor kalem tutan insan, ben de yazıyorum.
Motosikletimi Nevşehir'e getirdim, Kapadokya'da binmek daha güzel sanıyordum, yanılmışım. Alabildiğine dağ, tepe, manzara sürmeye alışmamışız. Sıkışık trafikte salvolar atmak, sıkıştıran ve üstünüze çıkmaya yer arayan otomobillerle "Hugo"culuk oynamak ne güzelmiş meğer.
Motosiklet olmayınca, ‘cangıl’ın ortasında çakallarla dansa çıktık tabi. Herkes öyle bir yoldan çıkmış ki, yol falan yok zaten. Eminönü'nden taksiye binmek için hamle yapıyorsun, adam "neresi?" diyor, Kasımpaşa diyorum "gitmem ben oraya" diyor. Böyle bir durumda Şoförler Odası'nı arayıp şikayet edecekmişiz. Onlar ne yapacak? Taksi sahibini arayacaklar, o da "ben arabayı şoföre veriyorum, ne yaptığını nereden bileyim?" diyecek. Çünkü o günlük aldığı paranın peşinde. Hani şu fıkradaki gibi: Horoza sormuşlar, "yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan?", "Ben yazarım, gerisine karışmam" demiş. Gemisini yüzdüren kaptan... Ben de yazarım dedim, yürüdüm…
Şehirde nefes alacak yer kalmadı resmen. Olan (ya da olabilecek) yerler de hop, gidiveriyor. Mecidiyeköy'de bir futbol sahası vardı mesela. O saha, uzunca bir süre toprak, çamur, pislik içinde bir yer olarak bırakıldı. Bırakıldı ki unutulsun, insanların zihninde kötü bir arsa gibi görünsün, sonra gökdelenci amcalara satılsın diye... Halbuki orası yemyeşil aktif bir saha olsaydı ya da halkın kullanımına açık büyük, güzel yemyeşil bir park olsaydı, o iki şekilsiz kule oraya dikilebilir miydi?
Mecidiyeköy'e kuleler dikilirken, o kulelerde çalışacak olan yaklaşık 4000 kişinin oraya gelişleri ve gidişleri de düşünülmüyor tabi. Yüzde 25'i otomobille gelse 1000 otomobil eder. Yüzde 25'i servise binse en az 50 minibüs eder. Kalanı toplu taşımaya gitse 2000 kişilik bir güruh Mecidiyeköy duraklarına akacak demek. Ama oraya gelen yol aynı yol. Öğle yemeklerinden bahsetmiyorum bile. Gelmişimizi geçmişimizi çoktan yazmışlar da, haberimiz yok...
Şişli Merkez ve Mecidiyeköy'de nefes alınacak bir yer gösterin bana, düzgün bir park, meydan, ağaçlık alan... Söz veriyorum bir daha bu konuyu kaleme almayacağım. Ama yok, biliyorum, o yüzden "yazıyorum!"
Şimdi ben milyon dolara satacağım bir yapıyı kastederek, "bunu insanlar mutlu olsun diye yapıyorum" diyemem değil mi? Bu durumda iki seçenek var. Ya atımla konuşuyorum ve ona şu iki ayağı üzerinde yürüyen canlıları anlatmak için "insanlar" ifadesini kullanıyorumdur; ya da o sitedeki daireleri, dükkanları satın alanları "insan" olarak nitelendiriyorumdur. Halkın bunla bir ilgisi yok çünkü...
Newyork'ta adamlar tam da şehrin en şahane yerine 1857'de yaklaşık üçbuçuk kilometrekarelik bir park yapmışlar. Adına da devlet büyüklerinden birinin adını vermemişler, Central Park demişler. 1850'lerde şehrin nüfusu 4 katına çıkınca, insanlar gürültüden uzaklaşmak için mezarlıklara gider olmuş. Evening Post gazetesi editörü William C. Bryant, bu şehre bir park gerektiğini kaleme almaya başlamış (dikkat, "yazmış" demiyorum...) O zamanın parasıyla sadece arsalara 5 milyon dolar gitmiş. Şimdi o koca şehrin ortasında gölleri, sonsuz gibi görünen çimenleriyle yılda yaklaşık 35 milyon insanın ziyaret ettiği bir park burası.
Diyeceğim o ki, hayal edeceksen bunu edeceksin. Milyon dolara satacağın sitelerin, residansların, dükkanların olduğu, ormanların işgal edilerek yapılacağı bir yapıyı hayal edip, gerçeğe dönüştüreceksen şüphesiz tarihe geçilir ama işte o zaman o hayali de, tarihi de ben yazarım...