Refik ARKUT

Yansımalar

İki konferanstan yansıyanlar

Bugün hangi şirketin Web sitesine bakarsanız bakın, içinde vizyon (öngörü-görüş) ve misyon (hedef-görev) başlıkları altında şirketin var oluş nedenlerini görürsünüz. Bu gerçek sadece şirketler için geçerli değil, ülkeler için de geçerlidir. Bizden en güncel örnek, geçenlerde TİM (Türkiye İhracatçılar Meclisi) tarafından düzenlenen İnovasyon haftası kapsamındaki konferansta da vurgulanan ‘2023 vizyonudur’. Bu görüşte basitçe ifade edilen hedef, 2023 yılında ihracatımızın 500 milyar Amerikan dolarına çıkarılmasıdır. TİM’in bu alanda hazırlamış olduğu çok ayrıntılı bir eylem planı bulunmaktadır. Açılış gününe katıldığım bu konferansta, sayın başbakanımızın yapmış olduğu konuşmadan sonra, ilk davetli konuşmayı www (dünya çapında ağ)’ın mucidi Sir Tim Berners-Lee (TimBL) yaptı. Bu kadar kalabalık karşısında ilk defa konuşmasından mı yoksa konuşma tarzında mı bilmiyorum, çok heyecanlı ve anlaşılması zor bir konuşma yaptı. Halbuki, Oxford’tan fizik eğitimi alması nedeniyle kendisinden daha anlaşılır bir Oxford İngilizcesi bekliyordum!
TimBL’ın annesi babası İngilizlerin ilk bilgisayarlarından Ferranti Mark 1’in tasarımında çalışmışlar. Kendisi de bu aile ortamında elektroniğe ve bilgisayarlara merak etmiş. Fakat esas ilginç olan, bir fizikçi olarak bulunduğu CERN’de doküman paylaşımı için bulmuş olduğu HTTP ve www ki, dünyada İnternet üzerinden ilk doküman transferini bu protokol kullanımı ile 25 Aralık 1990’da gerçekleştirmiş. Sonra neler olduğunu biliyorsunuz. TimBL’ı dinlerken, TİM’in kendisini, onun da ismi Tim olduğu için davet etmediğini biliyordum. Yapmış olduğu yenilikçi (inovatif) buluşla İnternet’in bugüne gelmesindeki rolü için davet etmiş olmalı. Yani TİM diyor ki, ‘2023’de 500 milyar dolar ihracat hedefine erişmek için ‘yenilikçi’ ürünlerin geliştirilmesine ihtiyacımız var’. Bu da yüksek karlılık veya katma değer demek.
TimBL’ın heyecanlı ve aceleci konuşması sırasında çıkardığım başka bir ifade, ‘CERN’deki ortamda doküman paylaşımı buluşu için bir ‘fırsatın’ yakalanmış olması. Şimdi siz düşünün, adam fizikçi, atom altı parçacıkların araştırılması amaçlanan bir yerde çalışıyor, HTTP’nu buluyor. Bizde böyle birşey olabilir mi? Adamı anında işten atarlar… Sen işi gücü bırak, doküman transferi için uğraş. Ne imiş? Bilim adamları CERN’de daha iyi ve kolay iletişim içinde olacakmış. Evet, bu konferanstan çıkardığım sonuç şu: İnovasyon istiyorsanız, kurumunuzda ‘sıra dışı’ düşüncelerin de olmasına izin verin. Hep sizin istediğiniz gibi düşüncelerden en çok sizin bulabileceğiniz sonuçlar çıkar. İnovasyon esas itibarıyla, bir araştırma geliştirme sürecidir ve sonucu baştan bilinemez!
Şimdi gelelim ikinci konferansa: Önce, belki okumuşsunuzdur, bir yazıda Japon Hitachi krosbar santrallarda mühendis olarak on yıl çalıştığımı anlatmıştım. Bu santrallardaki tasarım mükemmeliyeti nerdeyse bir sanat eserine dönüştürülmüştü. Üstelik Japonlar bu santralin tasarımını Western Electric’ten sadece telli rölenin lisansını alarak yapmışlar. İşte, Japonya’ya 1993 yılında ISS (Uluslararası Anahtarlama Sempozyumuna) bizi götürecek İstanbul-Amsterdam- Tokyo uçağına girmeden Japon teknolojisiyle ilgili bilgim bu santrallarla sınırlı idi. Uzun uçak yolculuğunda, Bozkurt Güvenç’in ‘Japon Kültürü’ kitabını okudum. Konferansa katıldığım Yokohoma’da, hocalarım Prof. Ahmet Dervişoğlu ve Prof. Duran Leblebici ile birlikte Yokohama Üniversitesi mühendislik fakültesi dekanını da ziyaret etmiş ve Japon eğitimi ile ilgili bilgiler de almıştık. Hatırladığım kadarıyla, çay töreninden sonra, dekan bize dershaneleri ve laboratuarları gezdirmişti. Dershanelerdeki öğrencileri görünce tamam bizdeki gibi diye düşünüyordum ki, ilk lab kapısı açılınca, içerde gördüğüm Hitachi elektron-mikroskopu ile farkımızı anladım. Japonya’da eğitim ve sanayi o kadar iç-içe ki, birini diğerinden ayıramazsınız. Bir de hatırladığım, Japonya’da insanların ülkelerine olan sevgileri ve birbirlerine olan saygıları. Bilgiye ve çalışmaya verdikleri değer ve önem yanı sıra, ‘odaklanmayı’ da sayarsanız başarı kaçınılmaz olarak geliyor.
Geçenlerde, İstanbul Teknik Üniversitesinde (İTÜ), Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının daveti üzerine gelen Japon NICT (ICT Milli Enstitüsü) ve diğer firmalar, ’Türkiye’de Optiksel/Geniş bant Ağ ve Çözümler Atölye’ çalışması  vardı. NICT yüzde yüz devlete ait bir araştırma geliştirme kuruluşu. Sanayi ve üniversitelerle işbirliği içinde yapılan ARGE sonucunda yaratılan bilgi ve ürünler Japon kuruluşları ile paylaşılıyor. Geliştirilen optik haberleşme sistemleri arasında en çok öne çıkardıkları, ‘Fotonik Ağ Araştırma Enstitüsünün’ geliştirmiş olduğu, dünyanın ilk ‘Optiksel Paket ve Devre Tümleşik Ağ Sistemi’. İnternet’in taşıdığı veri miktarında yaşanan patlama karşısında çok iyi zamanlanmış bir ürün. Benim yaşlarda olan görevli bir NICT sorumlusu ile yaptığım sohbette, teknolojideki Japon yaklaşımının pek değişmemiş olduğunu anladım. Devlet işbirliği içinde sanayi için çözümler üretiyor, firmalar bunları ticari ürünler olarak pazarlıyor.  Ayni yaklaşımı yıllar önce Hitachi, Nec, Fijutsu ve Oki, NTT (Nippon Telephone & Telegraph) şemsiyesi altında yapıyordu. Hatta hatırladığım kadarıyla bu firmaların ürünleri, sanırım, Marubeni ve Sumitomo diye iki uluslararası ticaret firması tarafında dış ülkelere pazarlanıyordu. Şimdi ayni yaklaşım, NTT yerine, NICT tarafında yapılıyor. Bu yaşlı Japon, yaptığımız biraz da nostaljik sohbetten sonra, bana yine Japonya’yı niye ziyaret etmiyorsun diye sordu. Artık emekliyim böyle şeyleri düşünemem diyemedim. İnşallah güzel ülkenizi yine ziyaret ederim dedim.
Bu atölye çalışmasından çıkıp İstanbul’un trafiği içinde eve dönmeye çalışırken, ‘keşke bizim bakanlık, NICT’ye ‘Fotonik Ağ Sistemleri ARGE ve üretimi’ için gelin bir JV (ortak girişim) kuralım dese’ diye düşünüyordum. Yoksa hayal mi görüyordum, bilemem? Biliyorsunuz, artık, her şeyi özel sektör ve serbest pazar yapıyor!